Ricardo Bofill’in Evi, La Fabrica

İspanyol mimar Ricardo Bofill’in Barselona’nın hemen dışında bir çimento fabrikasından dönüştürdüğü evi ve stüdyosunu göstermek istiyorum bu yazıda. Bofill La Fábrica’yı yeniden hayata katmadan önce, fabrika Katalonya’nın endüstriyel geçmişinin kullanım dışı bir anıtı gibiymiş. Mimarın yaşam misyonu, ölüme terk edilen ve pek çok kişinin göz ardı edeceği bu yapıyı yeniden canlandırmak, yeniden kullanmak ve yeniden değerlendirmek olmuş. “Sadece meydan okumanın zevki için orada yaşamak istedim” demiş ve gerçekten bunu yapmış.

Bofill bir gün arabada giderken, Katalan banliyölerinin çevresinde, yol üstünde 31.000 metrekarelik fabrikayı görüyor. “Endüstriyel atık sahalarında ve şehrin paramparça olduğu, eski tuğla bacaların tarlalar ve beton bloklar arasındaki anarşik mücadeleyi kesintiye uğrattığı bu kimsenin olmadığı topraklarda dolaşmak hoşuma gitti” diye hatırlıyor. Hem atölye için geniş bir ofis hem de kendisi ve ailesi için geniş bir ev inşa etmesine izin verecek bir mülk arıyormuş. İstediği düzeni hayata geçirmesi o zaman yaşadığı Barselona’da mümkün değilmiş. Şehrin batı eteklerine yolculuk yaparken, İspanya’daki en uzun bacaya sahip, en eski çimento fabrikası La Fábrica’yı buluyor. Bir ay sonra geri dönüp mülkü ve çevresindeki tüm araziyi satın alıyor.

Hâlâ tek tük işçilerle ve tozla dolu, bacasından duman yükselen fabrika, tam anlamıyla terk edilmiş halde değilmiş; ama kesinlikle harap haldeymiş. “Felsefi açıdan bir yıkım fikrini seviyorum. Hayat bir harabedir” diyor Bofill. Mimar bu tarz yarı bitmiş çalışmaları her zaman büyüleyici buluyor. “Sanat eseri dediğimiz şey yoktur; sanat ulaşmaya çalışmak için bir tazı yarışına girdiğiniz ama asla ulaşamadığınız şeydir. Tüm eserlerin yanlış yapılmış bir tarafı vardır.” diye de ekliyor.

Fabrika ayrıca mimari formda, özellikle Katalonya’da, sanayi bağlamında birçok çarpışan dünyayı temsil ediyor. Fabrika, Katalonya’nın Altın Sanayileşme Dönemi’nde, 1920’lerin başında inşa edilmiş; ardından üretimin artması ile talebe göre ana binaya yeni yapılar ve uzantılar eklenmiş. Planlanmamış şekilde genişleyen planı, Katalonya’nın yükselen sanayileşmesini yansıtıyor – her bir uzantı, üç boyutlu biçimde başka bir refah dalgasına işaret ediyor. Bofill de mimaride bir yapıyı yakıp yıkmaktansa, onu korumak ve çizgisine katkıda bulunmak misyonunu taşıdığı için, burası onun için biçilmiş kaftan! “Rönesans ve Barok dönemlerinde, birileri gelir ve yerinde duran binaya yeni bir parça eklerdi. Bu deneyimi sadece normal bir binada değil, en karmaşık olanı, bir çimento fabrikasında tekrarlamak istedim.” diyor Bofill.

Mekanın çelişkilerinden ve belirsizliğinden etkilenerek, hızlı bir şekilde fabrikayı korumaya ve faydasız ama görsel olarak güçlü alanları değiştirerek fabrikayı bir sanat eseri gibi şekillendirmeye karar veriyor. Bu alanlar aslında çok enteresan, kocaman bacalar, hiçbir yere gitmeyen merdivenler, büyük betonarme balkonlar… Fotoğraflara bakınca yapının devasallığına karşı Bofill’in kullandığı sade, şık ve modern mobilyaların duruşundan, boş alanlarda yetişen pastel renkli çiçeklerin yarattığı tezatlıktan hem etkilendim hem de çok hoşuma gitti. Müze olsa gezmek isterim😊  Bofill gibi yaratıcı beyinlerin evlerini nasıl dekore ettiğini görmek hep enteresan oluyor.

House & Garden
ricardobofill.com
Dwell

Tarot Bahçesi, Toskana

Toskana tepelerinde gizlenmiş canavarlar ve tanrıçaların gizli bir bahçesi. Bu bahçeye çılgın ve şehvetli Nanas’ıyla tanınan Fransız sanatçı Niki de Saint Phalle‘nin hayatının eseri diyebiliriz. İsmi Tarot Bahçesi, on dört dönümlük bir alana yayılıyor ve asırlık tarot güvertesine dayanan yirmi iki devasa heykelle dolu. İnanılmaz parlak renklere bürünmüş kadın dansçılar var. Adalet, Şeytan ve Dünya, alçı kaplı demir ve çelikle canlı bir şekilde işlenmiş, hafif kıvrımlı yüzeylerine gömülü ışıltılı mozaiklerle hayat bulan figürlerden sadece birkaçı. Yirmi yıllık bir süre boyunca yerel halkın yardımıyla inşa edilen bahçe – sanki bir cennet bahçesi gibi – gelenekselin sınırlamasını reddeden bir sanatçının çılgınca iddialı bir girişimine tanıklık ediyor.

Peki Niki de Saint Phalle kim? 1930’da Paris’te doğmuş, üç yaşındayken ailesiyle birlikte New York’a taşınmış. Zengin bir aileden geliyor. Babasının cinsel istismarına uğramış ve annesi de baya zalim bir kadınmış. Gençliğinde model olarak çalışmış ve on sekiz yaşında evlenmiş. Sonraki sekiz yıl içinde iki çocuğu olmuş, ancak kendini annelikle sınırlandırılmış hissetmiş; göçebe yaşama tutkun olduğu için bir yerde yaşamak zorunda kalmayı kendisiyle uzlaştıramamış. Yirmili yaşlarında sinir krizi geçirip intihar girişiminde bulunmuş, ve bir akıl hastanesinde altı hafta hapis cezasına çarptırılmış. Hayatının geri kalanının gidişatını belirleyen sanatın iyileştirici niteliklerini bu akıl hastanesinde keşfetmiş. Şöylediyor: “Zihinsel krizim uzun vadede iyiydi, çünkü klinikten bir ressam olarak ayrıldım.” 1950’lerin sonlarında tüfek kullanarak tuvale ateş etmekten, kendine güveni arttıkça boyutu da artan Nanas’ı şekillendirmeye kadar sanat deneylerini geliştirmeye devam etmiş. Asi bir rock star gibi olduğu söyleniyor çeşitli kaynaklarda. Aslında kendisi çağın en büyük feminist sanatçılarından.

Geçmişi Paris ve New York’ta geçen Saint Phalle 1955’te Barcelona’ya gitmiş ve Park Güell’i gezmiş. “Barselona’ya 1955’te gittim ve Gaudí’nin yapıtı olan Güell Park’ı gezdim. Bir yazgıydı sanki karşılaştığım. Derinden sarsılmıştım. Bunun sonunun günün birinde kendi bahçemi oluşturmak olduğunu biliyordum. Bir cennet köşesi… İnsanla doğa arasında bir buluşma yeri…”.

Saint Phalle’nin yolu 1979 yılında şans eseri İtalya’nın Capalbio köyüne düşmüş. Zeytin ağaçlarının arasındaki bu muhteşem araziye bayılmış. Arazinin sahibi olan Caracciolo ailesiyle tanışıp fikrini onlara anlatmış: Bir halka açık heykel parkı inşa etme planı. Projeye olan çekiciliği ve coşkusu zengin İtalyan ailesini de heyecanlandırmış ve hayalinin gerçekleşmesi için yeşil ışık yakmışlar. Saint Phalle’nin ikinci kocası, İsviçreli sanatçı Jean Tinguely, yeşilliklerden bir serap gibi yükselen ilk figürleri inşa etmesine yardım etmiş. Bu ilk heykellerden biri, Saint Phalle’nin 1998’de bahçe açılana kadar içinde yaşadığı, bir çift çıkıntılı göğüslü muazzam bir Nana olan İmparatoriçe imiş. Bahçenin yapımı sırasında romatoid artrit hastalığına yakalanmış; ellerini kullanamaz ve yürüyemez hale gelmiş ama çalışmaya devam etmiş. Sonunda bu muazzam Tarot Bahçesi’ni bitirmiş. Ortaçağı çağrıştıran dokusu ve taş evleriyle ayakta duran Capalbio’nun hemen yanında yükselen bu modern sanatın başyapıtlarından biri tam anlamıyla gizli bir hazine. Tezatlıkların güzelliği.

Tarot Bahçesine girmek, yaşayan bir sanat eseri deneyimlemek gibi diyor gezenler. Şimdi biraz hayal edelim: Tarot falındaki kartların adını verdiği ve onlara yeni anlamlar yüklediği heykellerle dolu bir bahçe. Çocuklar aynalı Baş Rahibe ve Hayat Ağacı heykellerine tırmanıp oynuyorlar ve kilometrelerce uzunluğundaki çevredeki tepelerin manzarasını izliyorlar. Aynalar ve seramik karolar bir renk ve ışık bolluğu yaratıp, kadın cinselliğini on beş metre yüksekliğe ulaşabilen fantastik figürlerle kutluyor. Bedenler kalpler ve çiçeklerle süslenirken, görünmeyen köşelerden şiir, adak ve diğer metinler okunuyor. Sadece bahçe duvarlarının içinde bile imkansızın birdenbire mümkün hale geldiği absürd, neşeli bir yer.

Çocukça bir bahçe gibi dursa da sonsuz hayal dünyasına sahip bir kadının farklı anlamlar yüklediği bu fantastik bahçeyi umarım sen de ben de bir gün görürüz!

apollo-magazine.com
DailyArt Magazine

Grimm Kardeşler ve Peri Masalları

Almanya Ortaçağ’dan kalan kasabaları ile gerçekten masal diyarı. Grimm Kardeşler, hayatlarını Alman halk masallarını toplamaya adamışlar ve bu masallar yüzyıllardır dünya çapında çocukların yataklarının başucundaki yegane kitaplara girmiş. Almanya, kardeşlerin Peri Masalı Rotası boyunca anlattığı hikayeleri hâlâ gururla sahipleniyor: Hansel ve Gretel, Bremen Mızıkacıları, Rapunzel, Kırmızı Başlıklı Kız… Mutlaka sen de küçükken bu hikayelerden en az birini (ki muhtemelen hepsini) okumuşsundur. Peki bu hikayelerin aslında küçük çocuklar için değil, büyükler için yazıldığını ve Almanya’daki gerçek kasaba ve tarihi binalardan ilhamla kaleme döküldüğünü biliyor muydun?

Halk masalları, insan uygarlığının kendisi kadar eski. Sözlü ve yazılı olan aynı hikayelerin farklı anlatımlarının bir birleşimi. Örneğin Külkedisi’nin hikayesi eski Çin ve eski Mısır’da da ortaya çıkmış. Anlatımdaki ayrıntılar, hikaye anlatıcısının kültürel kökenine bağlı olarak değişiyor. Mısır’da Külkedisinin terlikleri kırmızı deri, Batı Hint Adaları’nda ise kabak değil ekmek meyvesi dönüştürücü nesne. Jacob ve Wilhelm Grimm’in ilk kez 1812’de yayınlanan Alman halk masalları koleksiyonunda yer alan Külkedisi’nin hikayesinin orjinal versiyonu ise bugün bizim bildiğimiz hikayeden çok daha farklı. 

Grimm kardeşlerin anlattığı gibi, kadın kahramanın adı Külkedisi‘dir ve dilekleri, vaftiz annesinin asasının dalgasından değil, annesinin mezarında büyüyen ve akan gözyaşlarıyla suladığı bir ela ağacından gerçekleşir. Prens Külkedisini bulmaya cam değil altın ayakkabı teki ile gelir; üvey kızkardeşler de kıpırdayıp çığlık atmazlar, biri ayakkabıyı uydurmak için ayak başparmağını keser, diğeri topuğunun bir kısmını keser. Masalın sonunda Külkedisi ve prense eşlik eden iki beyaz kuş aslında onların mutluluğu için şarkı söylemiyordur; üvey kardeşlerinin gözlerini gagalıyordur.

Rapunzel de yine bizim bildiğimizden bambaşka bir hikaye. Rapunzel hamileyken, komşusunun bahçesinde büyüyen çan çiçeğine (marul cinsi, salata olarak yenilen bir bitki) aşeriyor ve kocası, karısı için biraz çan çiçeği almak için sık sık gizlice komşusunun avlusuna giriyor. Sonunda yakalanıyor; karşılığında komşuları Bayan Gothel’e doğacak çocuklarını vermeyi vaat etmek zorunda kalıyorlar. Bu şeytani büyücü, Rapunzel’i bir kuleye kilitliyor; kuleye sadece Rapunzel’in uzun, altın saçlarına tırmanılarak girilebiliyor. Bir gün kralın oğlu kuleye gidiyor, içeri nasıl girileceğini anlıyor; o ve Rapunzel birbirlerine aşık oluyorlar. Gothel bunu öğrendiğinde, Rapunzel’in saçını kesip ve onu çöle sürüyor; çölde Rapunzel ikiz doğuruyor. Gothel ayrıca kralın oğlunu kör ediyor, ancak sonunda Rapunzel’e giden yolunu bulup, iyileşiyor. Sonsuza dek mutlu yaşıyorlar (bu esnada Rapunzel’in eşine ve ikizlere ne olmuş onu bulamadım😊).

Grimm’in Peri Masalları başlıklı Çocuk ve Ev Halkı Masalları, Grimm kardeşlerin yayınladığı , dünyadaki en etkili ve ünlü folklor koleksiyonlarından biri. Napolyon Savaşları’nın (1803-1815) siyasi ve sosyal türbülansının ortasında, Fransa Cermen topraklarını fethederken, Jacob ve Wilhelm milliyetçilikle anavatanlarını ve miraslarını vurgulamak için yönlendirilmişler. Kültürün en saf biçimlerinin, bir topluluğu birbirine bağlayanların, nesilden nesile paylaşılan hikayelerde bulunabileceğine inanan Alman Romantik yazarlardan ve filozoflardan ilham almışlar. Hikaye anlatımı, Alman kültürünün özünü ifade etmiş ve halkının ruhunu ve temel değerlerini anımsatmış. 

Şimdi, bu hikayeleri konu olan kasabaları gezebileceğin bir Romantik Yol haritası var. Bu haritada görülecek 34 adet kasaba, köy, kale, kule gibi masallara ilham olan yerler varmış. Aslında baya popüler, belki de biliyorsudur ama ben ilk defa öğrendim. Romantik ve Almanya kelimelerinin yan yana gelişine ilk kez şahit oldum diyebilirim 🙈 Şimdi ise bu rotanın nasıl oluştuğunu, hikayesini ve hatta orjinal hikayesini de öğrenmiş olduk 💖 Özellikle Külkedisi’ne ilham olan Neuschwanstein Kalesi’ne bayıldım.

The “New Normal” Cesme Guide

I thought we’d pass the summer of 2020; and stay in the city for the whole season. By the end of June, our family opened up the summer house in Cesme and asked us to come. Since we’re still working from home, we drove over from Istanbul and started working from here.

In Istanbul, we were compulsively sanitizing (which made me feel half-crazy), used e-commerce channels to do all the shopping, cooked & ate at home, left house only to have short walks and get some air.  Once we’re in Cesme the overwhelming feeling of staying indoors have changed. Even though we’re still within the territories of the house, we feel more “normal”.

Dining out is a major motivation for me, both for the food and the experience. Losing that in the first months of Covid have made me feel really down. What is life without restaurants?! But as we’re phasing to our new lives with a new reality; we decided to give it a try and visit some of our favorite restaurants in Cesme.

I want to share with you the ones we felt safe, and dined without anxiety.

Horasan Balik

Temperature Check: No

Pre-packed Cutlery: No

Open Air: Yes

Waiters Wearing Mask: Yes

Hygiene Products on Table: Yes

If I’d only have one choice to dine out while in Cesme, I’d choose Horasan Balik.

Cevat’ın Yeri, Dalyan

Temperature Check: No

Pre-packed Cutlery: No

Open Air: Yes

Waiters Wearing Mask: Yes

Hygiene Products on Table: Yes, when asked.

We also love the meze’s and seafood at Cevat’ın Yeri. Since its near seaside, and the distance between tables are really open, we felt good.

Kolburano’s

Temperature Check: Yes

Pre-packed Cutlery: Yes

Open Air: Yes

Waiters Wearing Mask: Yes

Hygiene Products on Table: Yes, when asked.

Reyan Pastanesi

Temperature Check: Yes

Pre-packed Cutlery: Yes

Open Air: Yes

Waiters Wearing Mask: Yes

Hygiene Products on Table: Yes.

Arpège Patisserie

Temperature Check: No

Pre-packed Cutlery: No

Open Air: Yes

Waiters Wearing Mask: Yes

Hygiene Products on Table: Yes, when asked.

At both Reyah and Arpège, you have the take-away option.

Stay safe!

Ozge

My Illustration Journey: Part 2

Illüstrasyon Yolculuğu: İkinci Bölüm

İllustrasyon yolculuğum devam ediyor! Bir önceki yazımda (linki burda) nasıl başladığımdan bahsetmiş ve bir sonraki blog post’ta eğitime başladıktan sonra size neler çizdiğimi göstereceğimi söylemiştim. Şimdi söz verdiğim gibi, onu yapacağım.

Hatırlayalım, kayıt olduğum dersin adı “Art of Sketching” ve Domestika websitesinden alıyorum. Aslında dersin amacı ve benim bu derse kayıt olurken amacım, yaratıcılık sürecini disiplinleştirmek ve sürekli çizim yapmak için alışkanlık kazanmaktı. Yani ders size “nasıl çizim yaparsın”dansa, çizdiklerini “nasıl konsepte oturtursun” ve “nasıl yaratıcı düşünceni tetiklersin” onu anlatıyor.

Tüm videoları aynı anda izlerseniz, toplamda 2.5 saatte eğitimi bitirebilirsiniz. Ama ben her videoyu izledikten sonra çizmek için birkaç saat ayırdığım için eğitim de zamana yayılmış oldu. Kendi hızımla gidiyorum.

İlk derste çizim yapmak için kullandığımız kalemleri çizdik. Kalemleri önümüze koyduk ve baka baka çizdik.

ozge illustration part2 1

İkinci derste, çizdiğimiz kalemleri unuttuk; bunlardan hayali kalemler çizsek nasıl olur diye düşündüğümüz kalem çeşitlerini çizdik. Mesela mürekkep yerine kalemin benzini olsaydı, ya da uçmak için balonu olsaydı nasıl olurdu? Veya diş macunu aslında bir kalem olsaydı? Böyle şeyler çizdim.

ozge illustration part2 2

Üçüncü derse yine hayali kalemlerden başladık; ama bu sefer kalemlerin modu olsa nasıl olurdu diye düşünerek onları karakterleştirdik. Kalemler meyvelere, sonra da insanlara dönüştü.

ozge illustration part2 3

Dördüncü ders favori dersim oldu! Kendimizi karakterleştirmeye başladık. Sürekli aynı karakteri çizebilmek için en az çizgi kullanarak kendini anlatabilmen gerekiyor. Ben saç şeklimi (ortadan ayrılmış ve dalgalı) ve her zaman taktığım halka küpelerimi belirleyici öğeler olarak seçtim. Medusa ile başlayan karakterleştirme sürecim sonlara doğru biraz düzelmeye başladı. Yine de bıkmadan usanmadan farklı modlarla defalarca çizmek gerekiyor.

ozge illustration part2 4

Beşinci ders: karakterlere vücut verme ve onları hareketlendirme. Ben benimkileri dans ettirmeye çalıştım.

ozge illustration part2 5ozge illustration part2 6

Böylece eğitimin yarısı bitmiş oldu. Bir sonraki derslerde perspektif ve renklendirme çalışacağız.

Görüşürüz!

Özge

Good City Sounds on Conde Nast Traveler

What a milestone!

I’ve received a mail from Natalie, the photo editor of US Travel Magazine Condé Nast Traveler that they want to feature my quarantine story on their website. You know the quarantine story: I’ve launched a new podcast when we go under lockdown to keep the spirit of travel alive.

It’s called Good City Sounds and now it’s featured on Condé Nast Traveler!

I got super excited about this, my fellow traveler friends would undestand why. CNT is a major publication in the world of travel and when they mention you it’s like getting promotion at work or passing your final exam.

How did this happen?

I listen to lots of podcasts, and Women Who Travel by Condé Nast Traveler is one of them. In one episode, they asked listeners to submit their quarantine stories and so I did. Without having major expectations, I thought at least one person from CNT will read it and I’ll have 1 subscriber to the podcast. It turns out that 1 person actually liked it very much to put it up on the website.

So friends, always stay connected, be present, wish for the things you want to see in your life and leave it to the universe to get it back for you. I didn’t plan this to be a motivational blog post but here we are.

If you want to read the full piece for other traveler’s stories, link is here.

If you haven’t listened to Good City Sounds yet, subscribe on Spotify in here.

Cheers ✌🏻

Ozge

My Illustration Journey: First Steps

Illüstrasyon Yolculuğu: İlk Adımlar

Senelerdir illüstrasyon yapmak istiyorum. Bu his bana nerden geldi, kendim yapabileceğimi nerden çıkardım; hiçbir fikrim yok. Bu uğurda suluboyalar, jel kalemler, çizim defterleri aldım, hepsi de “yeni ve etiketli” şekilde çekmecede duruyor. Hatta geçen sene direk dijital çizmeye başlayayım diye (aşırı güven!) ipad’imi yeniledim ve apple pen aldım ama 1-2 kez çizip kalemi bir kenara koydum.

Mart sonunda evden çıkmamaya başlayınca, baya bir vakit ortaya çıktı. Ben de defteri çekmeceden çıkardım, çok özellikli olmayan bir kalemle denemeler yapmaya başladım. Günler geçtikçe çizdiklerim ve hissettiklerim de değişmeye başladı. Çıktığım bu yolculuğu sizinle de paylaşmak istiyorum; hem bırakmamak için hem de belki birilerine ilham olur diye.

Başlangıç noktamız günlük! Karantinada günler birbirine girmesin, her gün yaptıklarımı unutmayayım diye günlük tutmaya başladım. Bir arkadaşım yaptıklarını çizsene dedi; bu tekniğe “Art Journaling” deniyormuş, yani Sanat Günlüğü. Hem yaptıklarını belgelemek hem de yaratıcılığı keşfetmek için güzel bir yöntem diye düşündüm.

ozge illustration 1

Sonra bir gün bahçedeki erik ağacı meyve vermeye başladı. Dalından kopardığım eriğe baka baka kendi eriğimi çizdim; sayfa boş kalmasın diye de sevdiğim yaz meyvelerini yanına ekledim.

ozge illustration 2

Ben çizimlere devam edeyim kararı yaz meyvelerinden sonra oldu. Yaz meyvelerini Instagram‘da hikayemde paylaştıktan sonra çok güzel yorumlar gelmeye başladı. Tanıdığım, tanımadığım kişilerden beğeniler gelince yüreklendim ve çizmeye devam ettim.

Her gece uyumadan önce oturup belirli bir konseptte hareketsiz objeler çizme alışkanlığı edinmeye başladım. Bir gün en sevdiğim içki ve kokteyl bardaklarını çizdim (bira bardağının tutma yerine dikkat!).

ozge illustration 3

Başka bir gün farklı makarna şekillerini çizmeye çalıştım. En basit görünen kelebek makarna “farfalle” çizmek ne zormuş. Bir çiziyorum paranteze benziyor, bir diğeri sanki şişko yanaklı çocuk yüzüne.

ozge illustation 4

Makana şekillleri, peynir çeşitleri, sebzeler, süt şişeleri derken farkettim ki sürekli yemekle alakalı şeyler çiziyorum. Bu sırada da internetten sürekli yeni sanatçılar keşfediyorum. Biri demiş ki (şimdi kimdi hatırlayamadım), iyi çizebilmen için çizdiğin şeyi yakınen yaşamış ve deneyimlemiş olman gerekiyor. Neden sürekli yemek çizdiğimi o an anladım. 🙂

Hayalim hep yazdığım şehir rehberlerini illüstrasyonlar ekleyerek daha eğlenceli hale getirmekti; dedim ki ben bunu bir deneyeyim. İlk yapmak istediğim rehber tabiki Barselona oldu ve Barselona’da Uzcanla en sevdiğimiz restoranlardaki en sevdiğimiz tabakları çizmek istedim. Orda çektiğim fotoğrafları önüme koydum ve baka baka çizmeye başladım.

Farkettim ki baya zormuş! Erik, kiraz bir şekilde hızlı çiziliyor, ama tabakta paella çizmek bambaşka; çizdiğim pilav mı porridge mi yoksa çorba mı, herşeye benziyor. Fotoğrafta etin suyu ekmeğe akıyor; benim çizdiğimde ise sanki aradan ufak yılanlar çıkıyor. 3 gün sürdü istediğim gibi çizebilmek ama bırakmadım. Bir tane de Paris’te kahvaltı çizdim.

ozge illustation 5

Deneme, yanılma, aynı şekli 40 kez çizme sonrasında bu konuda kendimi geliştirmeye ve yatırım yapmaya karar verdim. Tabiki arama geçmişimden, okuduğum sayfalardan ve takip ettiğim hesaplardan Mark Zuckerberg neyin peşinde olduğumu anladı ve bir sabah Instagram’da gezerken karşıma çat diye tam ihtiyacım olan eğitimi çıkardı.

Şuan Domestika’da “Art of Sketching” eğitimi alıyorum; Mattias Adolfsson veriyor. Eğitimi yarıladım. Eğer ilgilenirseniz, linki burda. Bir sonraki blog post’ta eğitime başladıktan sonra neler çizdiğimi göstereceğim size.

Görüşürüz!

Özge

Series That Transport Us: Killing Eve

I love Phoebe Waller-Bridge and I loved her Fleabag. Watched 2 seasons in 1 night, in the blink of an eye. Its funny, shocking, and beautifully written. When it was finished, I was still under its influence. So when I heard she also wrote Killing Eve, and there are 3 seasons available for me to watch; I was over the moon.

Killing Eve is a captivating spy-thriller. The main character and assassin is Villanelle; a psychopath who loves expensive things, fashion and travel! Even though she kills people with cold blood; one can’t withhold from loving her. As she travels from one city to another to perform her assigned “tasks”; it’s so nice to watch all these beautiful cities that create the setting: London, Berlin, Paris, Rome, Amsterdam and Barcelona!

Before you proceed any further, bear in mind that following scenes might be a spoiler.

Here are my favorite 6 locations where the series are shot:

La Casa Ramos, Plaça de Lesseps, Barcelona

Villanelle’s Art Nouveau apartment in the third season. First, I thought this apartment was just a set decor; because its too good to be true. But later I learned that its real, its a flat that was built in 1906 and what’s more: you can rent it in Airbnb! Here is the link!

International Locales Take “Killing Eve” to a New Level in Season ...Dressing scenes for Killing Eve was KE_302_DW_0906_0047_RT_buggedCasa Ramos - Villanelle's apartment in Killing Eve series 3 - Scene Therapy

Placa de la Barceloneta, Barcelona

Villanelle and Dasha are eating tapas and having conversation at Placa de la Barceloneta. Villanelle has recently kidnapped a baby (to practice her role); but the baby starts crying and Dasha gets annoyed. She holds the baby and threws her into the rubbish bin.

Place Vendôme, Paris

Villanelle with her show-stopping bubble-gum pink dress, after her doctor’s appointment. The designer is Molly Goddard.

Killing Eve costumes worn by Jodie Comer among works featured in ...

Killing Eve fan fiction: the TV assassin Villanelle is on the ...

Villa Adriana, Tivoli, Rome

The dramatic scene at the end of Season 2 was shot at Villa Adriana, 30 kms outside Rome’s city center. Villanelle and Eve find themselves at these ancient ruins for a closure.

KE_208_GG_1205_2800_RT_buggedRuin Lust: Guide To Hadrian's Villa Adriana in Tivoli ItalyFile:Tivoli, Villa Adriana, Canopo (07).jpg - Wikimedia Commons

Red Light District, Amsterdam

This scene was not shot in original Red Light District (since you can’t enter with a camera); but a street in Amsterdam was re-created for the sake of the story. Villanelle was hired as a private assassin for this case. She prepared a scene for the audience watching.

Killing Eve Villanelle GIF by BBC America - Find & Share on GIPHY

Bar Garibaldi, Siena

The last location is the first scene in season 1, episode 1 where we meet Villanelle.

The series open up with Vienna, in-fact it was shot in Bar Garibaldi in the village of Colle di Val d’Elsa, northwest of Siena. In the scene, Villanelle is making an eye contact with a small girl who eats ice-cream. Don’t be fooled by these words; its not a very “pleasant” moment.

Did you watch the series? Let me know, if you did!

Cheers

Ozge

 

First 9 Episodes of Good City Sounds

A project that is born in “Self Quarantine” times: Good City Sounds!

Imagine yourself in a beautiful moment, in your favorite city: sitting on a terrace in Paris, traveling by tram 28 in Lisbon or listening to street musicians under Barcelona Cathedral. All of these are possible through sounds and your creativity in dreaming.

Good City Sounds is the fastest way to travel with your own imagination.

Barcelona: Listening “Entre Dos Aguas”

Close your eyes. You’re under Gothic Cathedral Barcelona. You turn right to the narrow cobblestone street, and see a small crowd. 3 street musicians with guitars are preparing to play Entre Dos Aguas. You find an empty stair within the crowd to sit and list. Next 5 minutes are so magical.

Gozlerini kapat. Barselona’da Gothic Katedralí’nin altındasın. Kapının önünden sağa dönüyorsun ve dar, yerleri taşla döşenmiş bir sokağa giriyorsun. Köşede ufak bir kalabalık toplanmış. 3 sokak sanatçısı var; ellerinde gitarlar, “Entre Dos Aguas” çalmak için hazırlanıyorlar. Kalabalıktan sıyrılıp, katedralin merdivenlerinde ufak bir boşluk bulup oturuyorsun. Önümüzdeki 5 dakika boyunca müziğin ritmine kapılıp, büyüleniyorsun.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by wilari, on Youtube.

Biarritz, Watching Kids Surfing

Close your eyes. You’re at La Grande Plage, Biarritz. Sitting at the beach, your toes are buried under the warm sand. Kids are surfing with wedges. They are cheering every big wave with great enthusiasm.

Gözlerini kapat. Biarritz’de, La Grande Plage’desin. Sahilde oturuyorsun, ayak parmakların sıcak kumun altına gömülmüş. İçin ısınıyor. Küçük çocuklar denizde, dalgalara karşı sörf yapıyorlar. Her gelen büyük dalgayı coşkuyla karşılıyorlar. Sen de onları dinliyorsun.

Photography by, me, Good City Guides.
Sound by Surfing Biarritz, on Youtube.

Barcelona, Rushing to Dinner

Close your eyes. You’re in Barcelona, El Born neighborhood, on your way to dinner. Time is around 10pm. You’ll meet some friends for some drinks and tapas; starting at El Xampanyet. Then you’ll continue to Cal Pep and maybe later to Bormuth. You feel the breeze while motorcycles pass near you, and hear families and friends chatting as they walk the same street as you. You’re happy that you’re about to feast.

Gozlerini kapa. Barselona’da El Born mahallesindesin ve akşam yemeğine doğru yürüyorsun. Saat 10 civari. Arkadaşlarınla buluşacaksınız, ilk durağınız El Xampanyet, hem biraz tapas atıştırır hem de ayak üstü sohbet edersiniz. Eğer doymazsanız Cal Pep’te hatta belki de sonra Bormuth’ta sonlandıracaksınız yemeği. Yürürken ufak bir esinti hissediyorsun, yanından motorsikletliler geçerken. Çocuklu aileler ve arkadaş grupları da yanından, arkandan yürüyüp geçiyor. Mutlusun, az sonra kendine bir ziyafet çekmek üzeresin.

Photography by me, Good City Guides
Sound by, Nomadic Ambiance on Youtube

Paris, Sitting on a Terrace

Close your eyes. You’re sitting out a on a terrace in Saint Germain neighborhood, Paris. It’s around 6:30 pm, locals are leaving their offices and slowly filling up streets. Everybody is on the hunt for the perfect seat. You have been there early, already ordered a glass of wine, waiting for your friend. You hear locals laughing, eating, chit chatting around you.

Gözlerini kapa. Paris’te, Saint Germain mahallesindeki cafelerden birindesin. Hava güzel, terası açmışlar, sen de en güzel masalardan birini kapmışsın. Saat 6:30, Parisliler işten çıkmaya ve sokakları doldurmaya başladılar. Sen erkencisin, içki siparişini vermiş arkadaşının gelmesini bekliyorsun. Etrafındakiler sohbette; yemek yerken çıkan çatal bıçak sesini, gülüşmelerini dinliyorsun.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by Headphone Recorder, on Youtube.

Lisbon, Travelling by Tram 28

Close you eyes. Imagine, you’re sitting on the tram 28, travelling through cobbled streets of Lisbon. The driver is taking turns, playing his favourite songs; and you are sitting on a seat watching tiled buildings from the window. It’s just a 5 minute ride. You hear people speaking Portugese and think what a beautiful language it is.

Gözlerini kapat. Lizbon’un arnavut kaldırımı sokaklarında sallana sallana dolanan 28. tramvayın içindesin. Tramvayın sürücüsü sert dönüşler yapıyor, bir yandan da en sevdiği şarkıları çalıyor. Ve sen de camdan Lizbon’un seramik çini kaplı binalarını izliyorsun. Sadece 5 dakikalık bir yolculuk için tramvaya binmişsin. Etrafındaki insanların Portekizce konuştuğunu duyuyorsun ve kendi kendine ne kadar güzel bir dilleri olduğunu düşünüyorsun.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by “mjnuij” on Youtube.

Amsterdam, Riding on a Bike

Close your eyes. You’re in Amsterdam and its 8 A.M; riding on your bike to work. You just love this route; from your home in De Pjip to your office in Jordaan district. The weather is nice and clear, you get comfortable on your seat and put on your headphones. Music is not too loud, so you can hear the traffic. While riding to work, you pass by your favorites: Scandinavian Embassy, Bocca Coffee, Huis Marseille Museum, Burgerlijik, Libertine Comptoir de Cuisine and many more. You listen “Night Running” and “Nevermind” on repeat.

Gözlerini kapa. Amsterdam’dasın, saat sabah 8, evden çıktık ve işe gidiyorsun bisikletinle. Bu rotayı çok seviyorsun, evin De Pijp’de işinse Jordaan’da. Kısa, 6 dakikalık bir yol. Hava ılık ve temiz; seleye rahatça oturup kulaklıklarını takıyorsun. Müziğin sesi çok açık değil, trafiği de duyabilmen için. Bu rotada bisikletini sürerken, şehirdeki en favori yerlerinin önünden geçiyorsun: Scandinavian Embassy, Bocca Coffee, Huis Marseille Müzesi, Burgerlijik, Libertine Comptoir de Cuisine, ve diğerleri. Arka planda “Night Running” ve “Nevermind” tekrarda.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by Eray Video, on Youtube.

Bologna, Cheering to “Bella Ciao”

Close your eyes. You’re in Bologna, walking around old town. You pass by Caffe Terzi, walk down on Via Guglielmo Oberdan. You’ll be at La Stanze in a few minutes for the aperativo hour. Suddenly you realize Italians are singing, not far away from you. You change to another street, follow the sound and there they are: singing Bella Ciao!

Gözlerini kapa. Bolonya’dasın, akşamüstü eski şehir merkezinde yürüyorsun. Şehirde en sevdiklerinden Caffe Terzi’yi geçip Via Guglielmo Oberdan üstünden yürüyorsun. Birkaç dakikaya La Stanze’desin, tam aperatif saati. Bir anda sesler duyuyorsun, çok da uzaktan gelmiyor. Yan sokağa geçip sesleri takip ederek meydana varıyorsun; karşında İtalyanlar toplanmış Bella Ciao söylüyorlar! Sen de onlara eşlik ediyorsun.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by Luce for All, on Youtube

Barcelona, Hanging Around Parc de la Ciutadella

Close your eyes. You’re in Barcelona, hanging around Parc de la Ciutadella. Its a beautiful summer afternoon; families are having a picnic and groups of youngsters are chilling. Birds are singing and you’re just wandering aimlessly, breathing fresh air.

Gözlerini kapa. Barselona’dasın, Ciutadella parkında dolanıyorsun. Güzel bir yaz günü, saat öğleni gösteriyor. Küçük çocuklu aileler piknik yapıyor, gençler çimlere uzanmış sohbetteler. Kuşlar cıvıldıyor ve sen temiz havayı içine çekerken öylesine uzun uzun yürüyorsun.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by Watched Walker, on Youtube.

Madrid, Listening “Buena Vista Social Club”

Close your eyes. Tonight, you’ve planned the best night out. You met with friends for the tapas crawl at Sylkar (for spanish omelette) first, then Fide, El Doble and La Sastreria. For drinks, you head to Kike Keller which is a design shop in day, a hidden bar at night. Leaving Kike Keller, you’ve arrived to the venue where Buena Vista Social Club will play. It’s one of their last times, “The Adios Tour”. The crowd is happy and enthusiastic.

Gözlerini kapa. Efsane bir akşam planlamışsın. Önce arkadaşlarınla tapas barlara uğradınız tek tek – Sylkar ile başlayıp, Fide, El Doble ve La Sastreria’ya gittiniz. Hepsi aynı sokak üstünde zaten. Sonra Kike Keller’e geldiniz; burasi sabah dizayn dükkanı geceleri ise gizli bir bara dönüşüyor. Birşeyler içtikten sonra Kike Keller’den çıktın, konsere gidiyorsun. Buena Vista Social Club çalacak, en sevdiğin gruplardan ve bu onların son turları. Konser alanına geldin, kalabalık, insanlar mutlu ve heyecanla sahneyi bekliyor.

Photography by me, Good City Guides.
Sound by World Circuit Records.

5 Of My Paris Photos and Their Vintage Versions From Almost The Same Locations

Paris is a cabinet of curiosities!

Today, I was getting lost at Pinterest (as a “stay home” activity) to feed my sense of discovery. You know how that happens: first you click on a photo and then to another one and next thing you know you’re down the rabbit hole.

Some vintage Paris photos began to appear on my feed, and later I started realizing some of them were almost taken at the same location I took them. Only one difference, these were nearly 100 years ago!

So follow me through the rabbit hole while I showcase side by side old photos of Paris and my takes.

No.1 La Tour Eiffel from la rue Saint Dominique

This is a marvelous location to capture La Tour Eiffel. The vintage photo is from 1957.

Today:

No.2 Montmarte, from la rue Norvins

The first two vintage photos are from 1950. The third one is from 1954, shot by Inge Morath. All from the same street.

Today:

No.3 La Maison Rose

It is estimated that “La Maison Rose” was constructed before 1850. The first photo was taken between 1910 and 1920, of Laure Germaine and her husband Catalan artist Ramon Pichot; the first owners. The house frequently visited by famous artists of the time, including Picasso. The second one is from 1920s and the latest one from 1970s.

In 1970s, with the change of management, we see that the house started to lose its charm and turned into a tourist trap. In 2018, Laure’s granddaughter re-claimed it with hard work and restored it by being loyal to her family history.

Today:

No.4 La Buvette

In French, Buvette means “bar”, where you enjoy some drinks with a laid back attitude. On the other hand, La Buvette is one of my favourite restaurants in Paris. Not sure, whether this vintage photo taken in 1938 by Fritz Henle is the same La Buvette today; but it would be so cool if it is!

Today:

No.5 Au Petit Fer A Cheval

This one is the most surprising discovery! I knew that Au Petit Bar was one of the oldest bars in Paris, in Le Marais neighborhood but finding its vintage photo was jaw dropping. Unfortunately, I don’t know the date nor the photographer of the first photo but definitely its the same bar!

Today: