Atelier Vime, Fransa

Güney Fransa’da Provence bölgesindeki kasabalardan biri Vallabrègues. Bu kasabada (ve hatta genel olarak Güney Fransa bölgesinde), 150 yıllık bir gelenek ve zanaat var; o da hasır ve rattan iplerle sepetler yapmak. 18. yüzyılda Vallabrègues’de yaşayan 1.800 kişinin 450’si hasır ustasıymış. Bölgede sepet müzesi, sepet festivali gibi geleneği devam ettiren attraksiyonlar da bulunuyor. Yine de bu zanaatı orjinal şekli ile Güney Fransa’da yapan neredeyse sadece 200 usta kalmış. Onlardan biri de Vallabrègues’deki Atelier Vime.

Atelier Vime’nin kurucuları Benoit Rauzy and Anthony Watson, 1730 yılından kalan bir oteli ve eski hasır atölyesini restora ederek kendi atölyelerini kurmuşlar. Masal gibi bir yer! Gerçeten çok zevkli bir çift. Bölgeden topladıkları antika hasır eşyaları, kendi yaptıkları hasır ve rattan mobilyaları bu atölyede bulabiliyorsun. Tabiki herşey satılık. Bu güzel atölyeye ışınlanmak için, video linkini tıklayabilirsin.

Joan Miro’nun Mallorca Stüdyosu

Bu hikayemiz, en sevdiğim sanatçılardan biri Joan Miró‘nun Mallorca, İspanya’daki Evi/Stüdyosu/Müzesi. Miró, 1893 Barselona doğumlu, Katalan, Sürrealit bir sanatçı. Barselona’ya gittiysen, mutlaka şehrin etrafında eserlerini görmüş hatta müzesini bile ziyaret etmiş olabilirsin. Barselona doğumlu olsa da, Miró en güzel ve en verimli yıllarını İspanyol şehri Mallorca’da geçirmiş.

Tüm sanat hayatı boyunca, serbestçe eserlerini yapabileceği, “herşeyin mümkün olduğu” büyük bir stüdyo hayali kuruyor. 1938 yılında, 45 yaşındayken Paris’te yaşıyor ve orada başka bir Katalan sanatçı, mimar Josep Lluís Sert ile tanışıyor. Hayalini Sert’e anlatıyor, o esnada Mallorca’dan arazi satın alıyor ve stüdyoyu projelendirmeye başlıyorlar. Tek sorun, Sert ülkesinden sürgünde, o yüzden süreç “biraz” uzun sürüyor ve Sert sadece 1 kez özel izinle İspanya sınırlarına girip inşaatı kontrol edebiliyor. Sonunda, 60 yaşındayken Miró stüdyosuna taşınabiliyor. Ve ömründe yaptığı eserlerin 3’te 1’ini burada yapıyor. 

Peki neden gidelim? 2018 yılında stüdyo renove edildi; detaylı analizler ve araştırmalar ile stüdyo Miró’nun en son bıraktığı hale getirildi. Yerdeki fırça izleri, komidindeki tenis şapkası, boş bir Cava şişesi, ilham aldığı objeleri,… Miró’yu yaşamak, o atmosferi solumak “gitmek istediğim yerler” listesine en yukarıdan girdi! Şuan İspanya’da olsak, gezebilirdik; o yüzden geleceğe bilet almak istersen (9€) linkten rezervasyon yapabilirsin 🎫

Fundacion Joan Miro
Nytimes
Buro 24/7

Ndebele Evleri, Güney Afrika

Ndeble, Güney Afrika Zimbabwe‘de yaşayan kabilelerden biri. İnternette araştırma yaparken önce bir desen fotoğrafı, oradan bir kadın fotoğrafı derken bu kabileyi ve evlerini keşfettim. Önce, gelip geçici bir proje olarak yapıldığını sandığım bu rengarenk evlerin, aslında bir kabilenin yüzyıllardır süregelen bir geleneği olduğunu görünce hikayeye tutuldum! Evlerin dış duvarlarını boyama Ndebele geleneği, geleneksel olarak bir nesilden diğerine kabilenin kadınları aracılığı ile aktarılıyormuş. 

Dikdörtgen, üçgen, şevron kıvrımı, elmas deseninin yoğunlukla kullanıldığı grafik öğeler, doğum, ölüm, düğün veya ilk okula giden çocuk gibi önemli haberleri müjdelemek için kadınlar tarafından çiziliyor. Kadınlar ilk evlerini evlendikleri zaman boyayabiliyorlar. Eğer çizgiler düz ve pürüzsüzse, topluluğa iyi bir eş ve iyi bir anne olacağı sinyali veriliyor.

Her ne kadar bazı kaynaklarda Ndeble sanatından sosyal ve dekoratif öğeler olarak bahsedilse de (yukarıda anlattığım gibi); bu öğelerin sömürgeciliğe direnmek ve savaşlara karşı başkaldırmak için kabile arasında gizli kodlar taşıdığı da söyleniyor. Dolayısyla politik bir yanı da var; muhtemelen bu semboller bilgi ve iletişim aracı olarak da kullanılıyormuş.

Naimbia’lı fotoğrafçı Margaret Courtney Clarke‘ın 1986 yılında Ndebeleli kadınları evlerini boyarken çektiği fotoğraflar (yukarıdakiler) ise beni gerçekten etkiledi. Courtney Clarke, fotoğraflarında moderneleşme, şehirleşme ve tüketim ekonomisi tarafından tehdit edilen kırsal kesimlerdeki gelenekleri ve insanların kültürlerine olan bağlılıklarını göstermeye çalışıyor. Bu renkli fotoğrafları çektikten sonraki yıl, malesef Ndebele’de iç savaş çıkmış. O yüzden fotoğraflarda mutlu görünen bu güzel kadınların çoğu hala orada mıdır bilmiyoruz. Ama Ndeble’yi ziyaret edersen, renkli evleri hala görebilirsin.

Üstelik bu sanatın nesilden nesile taşınması için savaşan biri var: 85 yaşındaki Esther Mahlangu. 10 yaşında annesi ve anneannesinin yanında duvar boyamayı öğrenen Mahlangu, okuma yazma bilmiyor, okula hiç gitmemiş ama sanatçı olarak doğmuş adeta. Evlenmeden ilk evini boyaması yasak olsa da, annesini uyuttuktan sonra tavuk tüylerini fırça yapıp, gizli gizli duvarları boyarmış. 50’li yaşlarında boyamalarını duvardan kanvasa aktarmaya başlamış ve bu da Ndebele sanatının yayılmasını sağlamış. Birçok global marka ile iş birliği yapmış Mahlangu, geçen sene de Melrose Gallery‘de işleri sergilenmiş. O sergi için yaratılmış videoyu aşağıda izleyebilir, sergiyi online gezmek istersen de bu linketıklayabilirsin. 85 yaşına göre efsane bir insan!

Bu keşif hakkında Instagram’da konuşalım mı? Daha önceki haftalarda yaptığım gibi, Instagram profilimde Ndebele ile ilgili bir paylaşım yaptım, fikirlerini paylaşmak istersen yorumlarda bekliyorum 🤗

Amusing Planet
The Guardian
Exploring Africa

Madridli Bir Sanatçı: Coco Davez

Instagram’da takip etmeyi en sevdiğim sanatçılardan bir başkası: Coco Davez, gerçek ismiyle Valeria Palmeiro. Kendisi İspanyol, Madrid‘de yaşıyor ve üretiyor; Forbes dergisi tarafından “30 yaş altındaki en etkili 30 sanatçıdan biri” seçilmiş, Marina Abramovic kendisi için “bu kızı yakından izleyin” demiş. Aslında Davez sanat eğitimi almamış, illustrasyon yapmayı kendi kendine öğrendiğini söylüyor. Benimse en beğendiğim işleri, yukarıdaki fotoğraflarda görüğün FACELESS (YÜZSÜZ) serisi. Çocukluğumuzun meşhur oyunu “Guess Who?” (Bil Bakalım Kim?) yu bana anımsatıyor.

Davez bir gün Patti Smith‘in “Just Kids” kitabını okuyor (ki gerçekten hayat değiştiren kitaplardan biridir bence) ve kitabı o kadar beğeniyor ki Patti Smith’e teşekkür etmek için onun portresini yapmaya karar veriyor. Yüzünü çizmeden önce yaptığı esere bakıp, yüzü olmadan da Patti Smith’i hayal edebildiğine karar verip, yüzünü çizmeden bırakıyor. Sonrasında Patti Smith gibi diğer ikonlarını da aynı şekilde resmediyor. Davez’in Faceless serisi, Dünya’nın bir çok şehrindeki galerilerde konuk edilmiş. Madrid’deki renkli stüdyosu ve yaratıcı sürecini anlattığı kısa videoyu aşağıya bırakıyorum, izlemen için. 

Teststar.in

Sıradışı Bir Bahçe: Las Pozas, Meksika

Edward James İngiliz bir şair ve Sürrealizm hayranı. Zengin bir aileye doğuyor, diplomat olmak için eğitiliyor fakat pek başarılı olamıyor mesleğinde. 21. yaş gününde ailesinden kendisine 1 milyon pound miras kalıyor. Bu parayla 1930’larda Sürrelist sanatçıları destekliyor, sanat eserleri satın alıyor. Malesef ailesi ve desteklediği insanlar tarafından dışlanıyor ve Meksika‘ya gidip yarı-sürgün bir hayat yaşamaya başlıyor.

1947 yılında, Meksika’dayken birlikte yaşadığı arkadaşı ve rehberi Plutarco Gastelum ile bir yolculuğa çıkıyorlar. Arabaları Rolls Royce yolda bozulunca, geceyi arabanın içinde soğuktan titreyerek geçiriyorlar. Sabah kalktıklarında, bir bakıyorlar, orkideler ve vahşi hayvanlarla dolu inanılmaz bir orman içindeler! James, ailesinden miras kalan para ile hemen o ormandan bir arsa satın alıyor; fakat kötü şans yakasını bırakmıyor. 1962’de çok sert bir don oluyor; ve tüm bitkileri ve orkideleri ölüyor. O da seneler içinde biriktirdiği tüm sanat eserlerini satıp, Las Pozas ismini verdiği Sürrealist bir bahçeye dönüştürüyor arsasını. İçinde 36 farklı heykel, 9 doğal havuz bulunan bahçe, kendi gözlerimizle görebileceğimiz en büyüleyici yerlerden biri belki de. 

Nowness’a göre Dünyanın 10 Harikasından biri Las Pozas. Aşağıdaki videosunu mutlaka izlemeni öneririm!

arch daily
arch daily
arch daily

İki Ülkeye Ait Bir Kasaba: Baarle

Baarle-Hertog-Nassau karmaşık sınırı ile ünlü bir kasaba. Baarle-Hertog Belçika’daki ismi, Baarle-Nassau ise Hollanda’daki. Hollanda sınırları içinde tamamen Hollanda topraklarıyla çevrili 22 Belçika yerleşim bölgesi var. Bu 22 bölgelenin içinde, 7 tanesi en büyük 2 Belçika yerleşim bölgesindeki alt-yerleşim bölgeleri olan, Baarle-Nassau olarak bilinen 8 Hollanda yerleşim bölgesi bulunuyor. 

Aşırı karışık değil mi? Bunu anlamaya çalışırken aklım Bahçeli’nin şu açıklamasına gitti: “2009’u yazarken iki sıfır var. Dokuzun yanındaki sıfırı sildiniz. Kaldı 9. 2 ‘nin sonunda yine bir 0 var. Onu da sil kaldı 2. Toplayın ne yapar:11. 2009’un içindeki içindeki iki sıfırı da sildiniz. Ne kaldı?40 yapar. Ve MHP’nin 40.yılı..” Hatırladın mı?😂 Neyse, daha iyi anlatabilmek için aşağıya kasabanın haritasını bırakıyorum.

Ortaçağda feodal toprak takaslarının bir kalıntısı olan bu karmaşık durum genellikle bir sorun oluşturmuyormuş; her iki ülkenin de Avrupa Birliği üyeliği, birbirleriyle iyi ilişkileri olduğu için. Fakat enteresan olanı, kasabanın her yerinde sınırı gösteren çizgiler var. Hatta bu çizgiler, bazen insanların iş yerlerinin, marketlerin, hatta evlerinin içinden bile geçiyormuş. Market içinden geçiyorsa, Hollanda tarafında Hollanda ürünleri, Belçika tarafında ise Belçika ürünleri satılıyormuş. Her ülkenin halkı için halihazırda iki okul, iki belediye binası, iki polis gücü, iki taşıma sistemi varmış. Aşağıya linkini bıraktığım video’yu mutlaka izle, çok şaşırdım!

Bu güllük gülistanlık geçinen iki bölgenin pandemi dönemi de oldukça ilginç geçmiş. Belçika pandemi başında toplu taşıma araçlarında herkesin maske takmasını şart koşmuş, ancak Hollanda bu kuralı ancak Haziran 2020’de uygulamaya başlamış. Yani, Baarle-Hertog-Nassau’nun Hollanda yakasında otobüse binen yolcular maskesiz binip yolda Belçika tarafına geçince maske takmak zorunda kalmışlar. Veya Belçika sokağa çıkma yasağı uyguladığında Hollanda açık olduğu için, aynı sokakta oturan komşuların yarısı dışarı çıkabilirken, geri kalan yarısı evlerde oturmuş. Kısıtlamalara göre, bazı mağazaların sadece yarısı açılmış, dükkanın bir tarafından alış veriş yapabilirken diğer tarafı kullanılamamış. Şimdi yasaklar kalkmaya başladığı için durum hafiflese de, garip bir hikaye 😊

Flickr

Gözlerine İnanamayacaksın: Sokotra Adası

Uzaylıların varlığına, evrende bizim hayalgücümüzün ötesinde şeylerin kesinlikle olduğuna inancımı körükleyen; yine gözlerimi yuvalarından çıkararak gördüğüm fotoğraflar ve izlediğim videolar ile biraz içimi ürperten bir ada: Sokotra Adası

Sokotro adası, Yemen‘den 380km açıkta, Hint Okyanusu‘nun göbeğinde konumlanıyor. Tarih boyunca dış dünyadan uzak ve kopuk kalmış. Yaklaşık 250 milyon yıl veya daha uzun bir süre önce, coğrafya dersinde öğrendiğimiz gibi gezegendeki tüm büyük kara kütleleri birleştiğinde ve çoğu büyük yaşam formu evrimsel bir gözle sadece ufacık bir organizma olduğunda dahi, Sokotro, diğer kıtalardan ayrı bir ada olarak duruyormuş. 

O zamandan beri de dünyadaki en sıra dışı organizmaları bu adada yetişiyor. Hatta bu adada yetişen bitki ölçüsünün en az 3’te 1’i başka hiçbir yerde yetişmiyor, eşine rastlanmamış! Antik çağlarda, Anka Kuşu’nun bu adada yaşadığına inanılıyormuş! Yukarıdaki fotoğraftaki sanki içi dışına çıkmış, adanın simgesi haline gelen ağaçlara “Ejderha Kanı Ağacı” deniyor. Bu ağacın kırmızı bir reçinesi var, yerel halk bu reçineyi mide rahatsızlıklarının tedavisinde kullanıyor. Bir rivayete göre, yine antik çağlarda, bir ejderha ve bir filin kavgasında yere dökülen kanlardan yetişmiş bu ağaçlar. Aşağıdaki fotoğraflar ise “Çöl Gülü”ne ait (Desert Rose – Sting’in ilhamı buradan mı acaba?).

Adanın dört bir yanında çekilmiş hangi fotoğrafa baksam, Avatar, Game of Thrones ya da herhangi bir fantastik bilim kurgu filminden sahne gördüğüme yemin edebilirim.

Ben bu adayı nasıl öğrendim? Takip ettiğim seyahat vlogger’larından Polonyalı Eva Zu Beck, Mart başında geldiği Sokotro’da Covid-19 sebebi ile uçaklar iptal olunca 80 gün boyunca mahsur kaldı. Aslında son uçakla dönme fırsatı varken, 4 arkadaşı ile adada kalmayı seçiyorlar (durumun önemini anlamadıklarından) ve kalış o kalış. 80 gün sonra hala uçak olmayınca, kargo gemisine binip 14 günde Yemen’e ulaşıyorlar. Adada geçirdiği günleri anlatan videoyu ve kargo gemisindeki dönüş videosunu linkledim, izleyebilirsin. 

funci.org
pinterest.com
Unusal Traveler

Baloncuk Sarayı, Güney Fransa

Antik çağlardan esinlenmiş, modern ve futurist bir ev ile tanışmaya hazır mısın? The Bubble House, Palais Bulles veya Türkçesi ile Baloncuk Sarayı Macar Mimar Antti Lovag tarafından 1975-1989 yılları arasında Fransız sanayi adamı Pierre Bernard için inşaa edilmiş. Fransa, Nice‘te. Lovag, bedenlerin, fikirlerin, duyguların dünyada akışkan olması için herşeyin yuvarlak pürüzsüz formda olduğunu hayal edermiş; o yüzden evi de böyle odacık odacık yapmış.

1992 yılında Pierre Bernard vefat edince, evi meşhur İtalyan-Fransız modacı Pierre Cardin satın alıyor. Aslında “yazlık ev” olarak düşünerek almış; sonrasında evi tüm sanat koleksiyonlarını topladığı bir yere dönüştürmüş. Evin 10 farklı odasını 10 farklı sanatçı dekore etmiş. MTV’nin düzenlediği James Bond partisi bu evde yapılmış (1.fotoğraf), Dior’un Moda Şovu sergilenmiş (2.fotoğraf), Simon Porte Jacquesmus (3.fotoğraf) tatilini burdan geçirmiş, liste böyle uzayıp gider. 2017’den beri de ev satılık ve 370 milyon € isteniyormuş!

Şimdi fotoğraflara bakınca gözün bu evi bir yerlerden ısırdı mı? Nerde gördün, ya da ilk defa mi rastladın? Instagram’daki posta gel, konuşalım!

lofficiel.ch
commons.wikimedia.org
modepilot
kurato.ch

Baloncuk Sarayı malesef “mutlaka görmeliyim” yerler listene ekleyemiyorsun (dışarıdan ziyarete açık değil), ama onun hemen yanında aynı mimar tarafından yapılmış, en az onun kadar renkli Maison Bernard‘ı 20€’ya gezebilirsin. Yolun Güney Fransa, Nice’e düşerse, ziyaret içi Maison Bernard’ın websitesinden rezervasyon yapmayı unutma.

fonds-maisonbernard
studioodile.decq

Ricardo Bofill’in Evi, La Fabrica

İspanyol mimar Ricardo Bofill’in Barselona’nın hemen dışında bir çimento fabrikasından dönüştürdüğü evi ve stüdyosunu göstermek istiyorum bu yazıda. Bofill La Fábrica’yı yeniden hayata katmadan önce, fabrika Katalonya’nın endüstriyel geçmişinin kullanım dışı bir anıtı gibiymiş. Mimarın yaşam misyonu, ölüme terk edilen ve pek çok kişinin göz ardı edeceği bu yapıyı yeniden canlandırmak, yeniden kullanmak ve yeniden değerlendirmek olmuş. “Sadece meydan okumanın zevki için orada yaşamak istedim” demiş ve gerçekten bunu yapmış.

Bofill bir gün arabada giderken, Katalan banliyölerinin çevresinde, yol üstünde 31.000 metrekarelik fabrikayı görüyor. “Endüstriyel atık sahalarında ve şehrin paramparça olduğu, eski tuğla bacaların tarlalar ve beton bloklar arasındaki anarşik mücadeleyi kesintiye uğrattığı bu kimsenin olmadığı topraklarda dolaşmak hoşuma gitti” diye hatırlıyor. Hem atölye için geniş bir ofis hem de kendisi ve ailesi için geniş bir ev inşa etmesine izin verecek bir mülk arıyormuş. İstediği düzeni hayata geçirmesi o zaman yaşadığı Barselona’da mümkün değilmiş. Şehrin batı eteklerine yolculuk yaparken, İspanya’daki en uzun bacaya sahip, en eski çimento fabrikası La Fábrica’yı buluyor. Bir ay sonra geri dönüp mülkü ve çevresindeki tüm araziyi satın alıyor.

Hâlâ tek tük işçilerle ve tozla dolu, bacasından duman yükselen fabrika, tam anlamıyla terk edilmiş halde değilmiş; ama kesinlikle harap haldeymiş. “Felsefi açıdan bir yıkım fikrini seviyorum. Hayat bir harabedir” diyor Bofill. Mimar bu tarz yarı bitmiş çalışmaları her zaman büyüleyici buluyor. “Sanat eseri dediğimiz şey yoktur; sanat ulaşmaya çalışmak için bir tazı yarışına girdiğiniz ama asla ulaşamadığınız şeydir. Tüm eserlerin yanlış yapılmış bir tarafı vardır.” diye de ekliyor.

Fabrika ayrıca mimari formda, özellikle Katalonya’da, sanayi bağlamında birçok çarpışan dünyayı temsil ediyor. Fabrika, Katalonya’nın Altın Sanayileşme Dönemi’nde, 1920’lerin başında inşa edilmiş; ardından üretimin artması ile talebe göre ana binaya yeni yapılar ve uzantılar eklenmiş. Planlanmamış şekilde genişleyen planı, Katalonya’nın yükselen sanayileşmesini yansıtıyor – her bir uzantı, üç boyutlu biçimde başka bir refah dalgasına işaret ediyor. Bofill de mimaride bir yapıyı yakıp yıkmaktansa, onu korumak ve çizgisine katkıda bulunmak misyonunu taşıdığı için, burası onun için biçilmiş kaftan! “Rönesans ve Barok dönemlerinde, birileri gelir ve yerinde duran binaya yeni bir parça eklerdi. Bu deneyimi sadece normal bir binada değil, en karmaşık olanı, bir çimento fabrikasında tekrarlamak istedim.” diyor Bofill.

Mekanın çelişkilerinden ve belirsizliğinden etkilenerek, hızlı bir şekilde fabrikayı korumaya ve faydasız ama görsel olarak güçlü alanları değiştirerek fabrikayı bir sanat eseri gibi şekillendirmeye karar veriyor. Bu alanlar aslında çok enteresan, kocaman bacalar, hiçbir yere gitmeyen merdivenler, büyük betonarme balkonlar… Fotoğraflara bakınca yapının devasallığına karşı Bofill’in kullandığı sade, şık ve modern mobilyaların duruşundan, boş alanlarda yetişen pastel renkli çiçeklerin yarattığı tezatlıktan hem etkilendim hem de çok hoşuma gitti. Müze olsa gezmek isterim😊  Bofill gibi yaratıcı beyinlerin evlerini nasıl dekore ettiğini görmek hep enteresan oluyor.

House & Garden
ricardobofill.com
Dwell

Musa’nın Köprüsü, Hollanda

Bizim bildiğimiz sınırları ile Hollanda’nın çoğu bölgesi, Kuzey Denizi’ni toprakla doldurarak veya şehirlerin sınırlarını genişleterek ortaya çıkmış. Kuzey Denizi, bölgede yaşayanlar için yüzyıllar boyunca hem bolluk, bereket, yaşam kaynağı hem de çok büyük bir tehdit oluşturmuş. Su hırçın, bir sel çıkıyor 17 köyü yerle bir ediyor, sonra sular çekiliyor araziler ortaya çıkıyor. Sürekli bir devinim içindeler.


Hatta Hollanda’nın kuzeydoğusunda yer alan Giethoorn köyünde araba ile ulaşım yok, köy sakinleri tek ulaşım aracı olarak tekneleri kullanıyor. Alışverişe gitmek, meraya gitmek, herhangi bir şekilde bir iş halletmek için tekneler kullanılıyor. 18 Kasım 1421’de gerçekleşen korkunç sel, köyün de bulunduğu tüm bölgeyi tahrip etmiş. O zamandan beri yaygınlaşan su yollarıyla köyün ünü de artmış ve “Küçük Venedik” lakabını almış. Biraz ülkenin coğrafyasını anlatmak için Giethoorn köyünü anlattım sana.


16. yüzyılda Hollandalılar farkediyor ki kanallar ve akarsularla çevrili olmak bi nevi hendek etkisi yaratıyor ve bu da istilacılara karşı olağanüstü bir taktiksel avantaj sağlıyor. Ülkenin etrafındaki sığ alanlara bilinçli olarak su baskını yaparak, ana karayı bir ada haline çeviriyorlarmış ve işgalcileri dışarıda tutuyorlarmış. 1629’da Hollandic Su Hattı inşaatına başlanmış, 1672’de ise bu hat istilaya hazırlanan Fransız ordusunu ülke dışında tutmuş. Geçitteki su, piyade askerlerinin geçmesi için çok derin ama teknelerin geçebilmesi için de çok sığmış. Su hattının hemen altına gizlenen hendekler ve sivri çukurlar ile savaşta avantaj sağlanmış. Bu savunmaların sadece bir zayıflığı var: soğuk hava. Fransızlar, bir yüzyıldan uzun bir süre sonra, 1794’te kışın, su hattı buz olduğunda Hollanda’yı istila edebilmişler.


2010 yılında Hollanda, su hattını yenilemeye karar vermiş, bunun için de ziyaretçilerin karşıdan karşıya geçişlerine bir çözüm bulmak gerekmiş. Tarih boyunca istilacıları koruyan tarihi hendeğin olduğu yere bir üst geçit yapmak Hollandic su hattının usturluğuna hakaret olur, demiş mimarlar. O yüzden görünmez bir geçiş koridoru önermişler: Loopgrafbrug Köprüsü.


Loopgrafbrug Köprüsü suyun yüzeyinin altına inen batık bir köprü. Koridor, en az elli yıl boyunca çürüyemeyen ve hendekleri ikiye bölünmüş gibi görünen son teknolojiye sahip bir tahta su hattına dayanıyor. Loopgrafbrug’ı geçenlerin dışarıdan sadece kafaları görünüyor. Tasarım, Hz. Musa’nın asasını göğe kaldırıp Kızıldeniz’i ortadan ikiye böldüğünü anlatan Tevrat bölümünü andırdığı için seyahat edenler arasında Musa’nın Köprüsü olarak adlandırılıyor.

ArcDaily
Natural Homes