Olá Lisbon!

(Türkçesi için yazının en aşağısına inebilirsin)

At first glance, Lisbon seems like any other European capital. Wait until you wake up on the third day! You start feeling that this place has something different than others. Its vibrant yet calm; no one is in a rush. Streets are empty in the morning, floating at night. Within all Lisbon guides, I wanted to show you a little glimpse of us and some random Lisbon beauty I snapped while wandering on the streets.

Us in Lisbon (insert some heart emoji here) !

ozge uzcan goodcityguidesYou’ll never get bored of shooting photos in front of colorful doors and tiles, that’s for sure! After some point, you’ll get used to them and stay cool.lisbonbuildings 3 goodcityguideslisbon building pink goodcityguideslisbon tiled buildings goodcityguidesWe stayed at an Airbnb apartment in “Principe Real”. It’s a trendy neighborhood to stay with lots of entertainment around. You may also prefer staying at the very heart of old town “Barrio Alto” but it can get very noisy at nights.

This was the view of our AirBnb..principe real goodcityguidesBefore coming here, I thought people were exaggerating about Pasteis de Nata: How come a simple dessert can be so good? Apologies for my questioning! It’s simply to die for! We ate at least 5 natas each day. The best one was at Manteigaria. Not everyone knows, so shh.

pateis de nata goodcityguidesAnother must-visit place is Park Bar. Actually, its a bit hard to find because you expect a proper door to enter. It’s a terrace bar located at the top floor of a car-park, so you should climb around cars to get there. It has a pretty nice setting with nice people. We really enjoyed it (read it from our faces☺).parkbar aperol goodcityguidesozgeuzcan parkbar goodcityguides

Lisbon, we won’t be getting over you soon!

Beijos!

Merhaba Lizbon!

İlk bakışta, Lizbon diğer her Avrupa başkenti gibi. Üçüncü günün akşamı fikrim değişiyor. Bu şehrin diğerlerinden kesinlikle farklı bir havası var. Canlı ama hayat yavaş akıyor; kimse acele etmiyor. Sokaklar sabah boş, geceleri ise dopdolu. Tüm Lizbon rehberlerinde olan önerilerden ziyade, sana sokaklarda dolanırken yakaladığım rasgele bir takım Lizbon güzelliklerini göstermek istedim.

Renkli kapıların ve farklı desenlerdeki seramiklerin önünde fotoğraf çekmekten asla sıkılmıyorsun. Bu görsel şölene alışman birkaç gün sürüyor, sonra içinden ne kadar harika olduğunu geçirip, yürümeye devam ediyorsun.

Biz “Principe Real” de bir Airbnb dairesinde kaldık. Etrafında birçok eğlence yeri, butik olan, aynı zamanda şehirlilerin de kaldığı bir mahalle. “Principe Real” dışında eski şehir “Barrio Alto”nun kalbinde de kalmayı tercih edebilirsiniz, ancak geceleri çok gürültülü olabilir.

Buraya gelmeden önce, insanların “Pasteis de Nata” hakkında abarttığını düşünmüştüm. İlk ısırıktan sonra bu düşüncem için kendimden utandım! Her gün en az 5 nata yedik. En iyisi Manteigaria’daydı. Herkes bilmiyor, genelde nata için “Belem” pastanesini deniyor, bu yüzden aramızda kalsın 🙂

Ziyaret edilmesi gereken başka bir yer ise Park Bar. Yerini bulmak biraz zor çünkü basbayağı bir tabela ve kapı görmeyi bekliyorsun. Google Maps’e bakıyoruz, doğru yerde görünüyoruz, ama tabela falan yok. O an yanımıza biri geldi, “Park Bar”ı mı arıyorsunuz dedi, ve bizi önünde durduğumuz otoparkın en üst katına çıkardı! Burası, adına da uygun olarak bir otoparkın terasına yerleşmiş bir bar. Güzel insanlarla oldukça hoş bir ortama sahip. Biz gerçekten zevk aldık (fotoğraftaki suratımızdan da anlamışsındır.).

Lizbon, yakın sürede seni unutamayacağımız kesin!

Beijos!

 

“Good Pocket Guide” nedir?

Internet hem nimet hem de bazı durumlarda oldukça kafa karışırıcı olabiliyor. Nimet diyorum, çünkü özellikle seyahat etme konusunda gerçekten ufkumuzu açtı. Eskiden tavsiye almak için 2-3 sene önce yazılmış kitaplardan medet umuyorduk, şimdi seyahatini planlamak için gideceğin şehirde hangi etkinlik var, en son açılan restaurant hangisi, şıp diye ulaşabiliyorsun. Yani aslında daha kaliteli seyahat ediyorsun.

The world is your oyster

Bu güzelliklerin yanında, internetin kafa karışıklığı yaratan bir tarafı da var. Google’a gitmek istediğin şehri yaz, milyonlarca tavsiye çıkar. Gereksiz bilgiler de var. Hepsini okuyup, içinden sana uygun olanları bulmak için ciddi mesai ayırman lazım. O yüzden Lonely Planet, Tripadvisor gibi siteleri bırakalı çok oldu.

wanderlust by goodcityguides

Ben artık neredeyse tüm seyahat araştırmamı Instagram’dan yapıyorum. Şehirleriyle ilgili içerik üreten, tarzını beğendiğim bloggerları takip ediyorum. Bir yere gitmeden önce, onlara mesaj atıp tavsiye istiyorum: top 5 restaurantları hangileri, pazar mayışıklığı en iyi nerde yapılır, hangi butiklerden alışveriş yaparlar.. Tüm bunları not ettikten sonra seyahat öncesi kendime excelde rotalar çıkarıyorum.

“Good Pocket Guide” da bu excellerden doğdu. Şehirde es geçmemen yerleri, birbirlerine uzaklıklarına ve saat dilimlerine göre tek sayfada topladım.

Bu sayfayı cebe indir, sonra şehirde keşfe çık. Karnın acıktığında, kahven geldiğinde, bu meydana yakın başka bir yer var mı dediğinde açıp bakarsın.

Tabiki sokaklarda kaybolup, keşfedilmeyeni keşfetmenin zevki bambaşka. Benimkisi sadece yol gösterici bir rota.

Şimdi “Good Pocket Guide”ı cümle içinde kullanmak için aşağıya “48 Saatte Bolonya” örneğini bırakıyorum. Devamı gelecek 🙂

Good Pocket Guide 48 hours Bologna

Herkese iyi yolculuklar!

 

“Slice of Pai”s Paris Guide

This is an interview with Joann Pai, founder of Slice of Pai, co-founder of Slice of Paris! She is a food and travel photographer, whom I’ve been following for ages.

Let’s get inspired by Joann’s Paris recommendations!

Bu röportaj Slice of Pai’ın kurucusu, Slice of Paris’in de ortak kurucusu olan Joann Pai ile! Kendisi yemek ve seyahat fotoğrafçısı, uzun süredir takip ettiğim, tarzına bayıldığım biri.

Joann’ın Paris önerilerinden ilham alalım!

1- Joann merhaba! Bize senin “Paris”inden bahseder misin? Paris’te yaşamak nasıl bir duygu?

Şuan Paris’te yaşamak çok heyecanlı çünkü her şey çok hızlı değişiyor. Eskiden insanlar Paris’i bir müze olarak görürlerdi ve buraya klasik Fransız yemeklerini yemek ve deneyimlemek için gelirlerdi; şimdiyse her şey dışarıdan çok etkileniyor.
Can you please describe us “your Paris”? How does it feel to live there?
It’s a very exciting time to be in Paris as things are changing rapidly here. Paris used to be a ‘museum’ and people visited to see and eat classic French things, but recently it’s becoming more open to outside influences.

2- Seni Paris’te en çok ne çekiyor?

İlki ve en önemlisi kültür. Fransızlar mutfakları konusunda oldukça tutkulular ve mutfaklarıyla gurur duyuyorlar. Aynı zamanda Paris’in yüzyıllardır neredeyse aynı kalmış olmasına bayılıyorum. Bir Kuzey Amerika’lı olarak, sürekli tarih kokan sokaklarda yürümek inanılmaz!
What attracts you most in here?
First and foremost the culture. French people are fiercely passionate and proud of their cuisine. I also love that Paris has remained relatively untouched for so many centuries. As a North American, it’s incredible to walk around a place with so much history!

3- En sevdiğin brunch mekanları?

Holly Belly ve Dersou‘nun brunchını çok seviyorum. Holly Belly’deki tuzlu pancake uğruna ölünecek cinsten!
Your favourite brunch places?
I love the brunch at Holy belly and Dersou. The savory pancake at Holy Belly is to die for!

4- Sürekli gittiğin bir kahve dükkanı?

Cafe Oberkampf – Sahiplerine bayılıyorum, yemekleri de kahveleri kadar güzel!
Name one coffee shop that you keep going all the time?
Cafe Oberkampf- I love the owners and the food is as good as their coffee!

5- Gece dışarı çıktığında gittiğin top 5 restaurantın hangileri? Ve onların en sevdiğin yemekleri?

Bir çok seçenek var: Clown Bar, Pas de Loup, Le Mary Celeste, Au Passage ve Kunitoraya favorilerim. Bunların çoğu menülerini sürekli güncelliyor o yüzden tek bir yemek önermek çok zor. Ama sana garanti veriyorum, her şey çok lezzetli!
Your top 5 restaurants for a night out? And your favourite dishes?
So many places to choose from, my favourites are: clown bar, pas de loup, le mary celeste, au passage, and kunitoraya. Most of these places update their menus often, so it’s hard to recommend one dish. But I assure you, everything will be delicious!

6- Paris’te pazar günleri ne yapmalı?

Pazar günleri Parizyenler için dinlenme günü. Pazar sabahı yemek ve antika pazarlarında dolandıktan sonra, geç brunch için rosto tavuk alıyorum. Sonra da ya bir sanat galerisi gezmesi ye da parkta yürüyüş.
Best way to spend Sunday in Paris?
Sunday for Parisians is a day for rest. I love spending my sunday morning wandering through markets, both food and antiques, and picking up a roast chicken with potatoes for a late brunch. Then going to an art exhibition or a walk in the park.

7- Kaçırmamam gereken bir etkinlik veya pazar var mı?

Bastille yemek marketi ve The Punes Vanes (bit pazarı) Paris’i ilk defa ziyaret ediyorsan mutlaka görmen gereken pazarlar. Ben antika avcısı olarak şehir içinde boş ambarlarda pop up açılan pazarları bulmaya çalışıyorum, büyük bit pazarlarından daha uygun oluyorlar.
Etkinliklere gelirsek, şehirde sahneler kurulan ve her yerde canlı müzik olan Fete de la Musique‘e bayılıyorum (Haziran ayında)! Bir de Fransa kültür bakanlığının normalde halka kapalı olan yüzlerce tarihi yapıyı ziyarete açtığı Journees du Patrimoine (Eylül ayında) yi çok seviyorum.
Any local events, markets that I shouldn’t miss?
For markets the Bastille food market and the puces vanes (flea market) are must sees for first timers in Paris. I love antique hunting so I tend to find pop up brocantes/ vide greniers around the city, as they are usually cheaper than official flea markets.
For events, I love fete de la musique (June), where they set up stages around the city and there’s live music everywhere! Also the Journees du Patrimonie (Sept), where the French ministry of culture opens up thousands of historic monuments to the public for the weekend, ones that are usually closed to the public.

8- Senin mutlaka gör ve yap diyeceklerin?

İlk defa ziyaret edenler için;
Musee d’orsay veya l’orangerie’i ziyaret et, Jardin Tulieries’den yürü, Marais’teki butik dükkanları ziyaret et, en iyi tatlıcıların tatlılarını dene (mesela Pierre Herme), St Martin kanalı yanında bir kadeh şarap iç, benim favorilerim olarak söylediğim restaurantlarda birşeyler ye veya daha geleneksel yemek için Paul Bert‘e git. Böyle durmadan devam edebilirim!
Your must see’s and do’s?
My must sees and dos for first time visitors: visit musee d’orsay or l’orangerie, walk through Jardin Tulieries, walk through the boutique shops in the marais, enjoy pastries from the masters, such as Pierre Herme, have a glass of wine by canal st martin, and grab a bite at one of my favourite restaurants, or Paul Bert for something more traditional. I could go on and on!

9 – En sevdiğin dükkanlar?

Ev eşyaları için Merci ve La Trésorerie
Kırtasiye için Papier Tigre
Kitap için OFR
Parfüm için Le Labo
The stores you love to visit?
merci and la trésorie for household goods
papier tigre for design /paper goods
OFR for books
Le Labo for perfume

10- Paris’te Paris’i doyasıya yaşamak için önerin var mı?

Paris’te yaşayan çoğu insan biraz İngilizce bilmesine rağmen, eğer birkaç Fransızca tabir öğrenirsen işine yarar. Fransızlar, Fransızca konuşmak için efor sarf ettiğini görünce çok mutlu oluyorlar.
Bir de her şeyi bir güne sığdırmaya çalışma, Paris’i yaşamanın en güzel şekli telaşsız ve sakin yaşamak.
One crucial tip to live Paris to the fullest? 
Even though most people in Paris speak a bit of English, I think it’s very helpful to learn a few French  phrases when visiting. French people are generally happy to see you making an effort in speaking French.
Also, try not to squeeze in too much in one day, Paris is better when enjoyed at a leisurely pace.
Joann’ı takip etmek isterseniz: Slice of Pai Websitesi / Slice of Pai Instagram / Slice of Paris Websitesi
Follow Joann :  Slice of Pai Website / Slice of Pai Instagram / Slice of Paris Website

24 Saatte El Born Barcelona

Bir önceki rehberimde, Barcelona’yı keşfetmeye yeni başlayanlar için semtlerini anlatmıştım (linki burada). Şimi sıra Barcelona’nın semtlerinin detaylı rehberlerinde.

İlki, en sevdiğim: El Born. 24 saatte El Born’da ne yapılır?

Yazının sonunda bir de tüm mekanları google map’s e pinledim, gitmeden telefonuna yükle ve her yeri avucunun içi gibi bulmanın keyfini çıkar!

10:00 El Born’a gelmenin en kolay yolu metroya atlayıp Jaume I’de inmek. Kahvaltı için 2 seçeneğin var. Eğer hızlıca kahvaltı faslını atlayayım ama sağlıklı olsun dersen ilk seçenek Teresa’s. Tam tahıllı ekmek üzerine avocado mash yiyip, onlarca çeşit juice’lardan birini tadabilirsin.

Eğer bir önceki gece iyi partilediysen, “recovery brunch” için sana önerim Milk. İçerisi loş ve salaş; sabahları brunch mekanı, akşamları ise bar.  Malzemeleri her gün meşhur Bouqeria’dan taze taze geliyor. Menüden benim favorilerim Salmon Eggs Benedict ve Nurse Jackie.

11:30 Kahvaltını yaptın, güne hazırsın. İlk önce Picasso Müzesi’nden başla. Picasso’nun en zengin eserleri burda o yüzden dikkat kapıda çok sıra oluyor! Önce bu linkten bilet al.

12:30 Picasso’da gördüklerin bir öğle kahvesinde değerlendirilmeli. Barcelona’da top 5 kahve dükkanlarından biri, çoğuna göre de birincisi, gizli bir geçidin içindeki Nomad Coffee.

screen-shot-2016-12-22-at-18-16-41

screen-shot-2016-12-22-at-18-20-53

13:30 Kahve insanı tok tutar, bir tur daha müze gezisi yapabilirsin. Şimdiki durak Çikolata Müzesi “Museu de la Xocolata“. Çikolatalardan gözün dönerse şaşırma.

14:30 Sıra geldi öğle yemeğine! Yine sana iki seçenek. Meksika yemeklerinin şahı burrito ve nachos’u harika yapan, 3,5 €’ya Margharita 5,5€’ya da Caiprioska hüpletebileceğin bir yer: Rosa Negra. Menüsü çok geniş değil ama herşey çok uygun fiyata.

İkinci seçenek ise El Born’un gözbebeklerinden Cal Pep. Cal Pep hem tapasçı, hem değil. Tapasçı diyorum çünkü klasik tapaslar da menüsünde var. Değil diyorum çünkü Tapas diyemeyeceğimiz Akdeniz mutfağından yemekler de var. Ama onlar da “tapas kültürüne” sadık kalarak, paylaşılabilir şekilde servis ediliyorlar. Burası hem gözünü, hem de mideni doyuracak. Gitmeden menüyü burdan incele.

16:00 Güzel yemeğini yedin, şimdi mideyi rahatlarmak için biraz uzanmak lazım. Doğru Ciutadella Park‘ına. Yürürken ara sokaklarda kaybolmak en iyisi. Gözüne kestirdiğin butikleri, minik dükkanları gezebilirsin. Benim favorim Ena Macana, burdan baya bir takı almışlığım var.

Ciutadella’ya eğer üst kapısından girersen meşhur Arc de Triomf‘u görebilirsin. Parka geldiğinde üzerinde şal/ceket ne varsa yere atıp uzanıyorsun. Serbest zaman. Dileyen misafirlerimiz yerli halka karışıp ip atlayabilirler 🙂

Processed with VSCO with a5 presetProcessed with VSCO with a5 preset

19:00 Akşam yemeği için bol seçenek! Öncelikli olarak tüm zamanların en favorisi La Paradeta. Olayı deniz mahsülü. Dükkan 8’de açılır ama sen 7’de kapıya git. Gerçekten ciddi sıra oluyor. Eğer arkadaş grubuysanız işiniz kolay, her seferinde sırada 1 kişiyi rehin bırakarak beklediğin zaman boyunca karşısındaki “El Born Centre de Cultura” yı gezebilirsin. Saat 8 oldu, içeri girdin. Karşında kocaman bir tezgah karşılar seni, balık pazarı gibi. Deniz midyesinden, yengecine, ahtapotundan kalamarına kadar. Fiyatları çok uygun. Sen yiyeceğini seçersin, senin için pişirip masa numaranı anons ederler – gidip alıp yersin. Bu kadar paraya ne kadar çok yedim diyip şaşarsın.

İkinci seçenek El Xampanyet. Burası gece dışarı çıkmadan önce lokallerin takıldığı Şampanya Barı. Tapaslar iyi, ortamı çok iyi. Cava içmeye git derim.

el-xampanyet

Son seçenek biraz Amerikan vari olsa da seni mutlu edecek cinsten bir hamburgerci: Bacoa. Bir Ispanyol ve bir Avusturalyalı bir araya gelmiş; en güzel hamburger için kolları sıvamışlar. Kendi yaptıkları sarımsaklı mayonezlerini mutlaka denemen lazım!

22:00 Kokteyl barları bizden sorulur. El Born’daki en iyi kokteylci Collage Art & Coctail Social Club. Ben bir Bloody Mary hayranı olarak buraya bayılırım. İster arkadaş grubunla gidip üst katta sakin otur, ister alt katta barda takıl.

Biraz sanatsal tarafı deneyimlemek istersen, ben okurken mezuniyetimin yapıldığı Palau De La Musica‘yı öneririm. İnanılmaz bir iç dizayna sahip olan bu opera binasında neredeyse her akşam bir şov var, burdan programa bakıp bilet alabilirsin.

Tüm bu mekanların hepsi ise aşağıdaki haritada! Biraz daha ilhama ihtiyacın varsa Good City Guides’ı Instagram‘dan takip etmeyi unutma 🙂

Barcelona Semt Rehberi

Bundan 6 sene önce master yapmak için okul ararken tüm seçeneklerimi tek bir şehire indirgemiştim: Barcelona. Daha görmeden aşık olduğum bu şehirde tam 1,5 sene geçirdim, ve hayatımın en iyi zamanlarından biriydi. Emin ol, bir kez Barcelona’ya gittikten sonra gittiğin her yeri onla kıyaslayacak, her tapas restaurantı gördüğünde anıların canlanacak ve hayallere dalacaksın.

Biraz fazla romantikleştim ama, başka hangi Avrupa şehrinde akşamüstü denizden çıktıktan sonra sırtındaki havlu ve terliklerinle şehrin en güzel Cava barına gidip saatlerce ayakta sohbete dalabilirsin ki?

Bu kadar övgüden sonra daha fazlasını keşfetmek isteyenleri yazının aşağıdaki bölümüne alabiliriz.

Barcelona yazı dizisinin ilk ayağı, yeni başlayanlar için

Barcelona Semt Rehberi

barcelona-map

(Google Map üzerinde semt haritası görünümü için buraya tıklayabilirsin)

El Born: Yukarıdaki haritada Barcelona yazan yer el Born. Burayı tanımlayanlar: Picasso, tüm gün sokakta meydanlarda takılan yerlisi halk, güzel kokteyller, tatlı butikler. Sahile çok yakın ama sahilden apayrı, otantik bir semt. Barcelona’dayken burda kalmanı öneririm.

Barrio Gotico: Ortaçağ Barcelona’sının merkezi, ana katedral burda bulunuyor. Etrafta çok fazla turist var ama yine de dar sokaklar ve sıkışık binalar arasından gerçek Gotico’yu keşfedebilirsin. Ünlü Las Ramblas (bizim İstiklal’in eski güzel hali), semte sınır çekiyor. Las Ramblas’tan yürürken hiç tahmin etmeyeceğin meydanlara çıkarsın, en güzel jazz barı bulursun; o da sana süpriz olur.

L’Eixample: Dreta ve Esquerra olarak ikiye ayrılıyor. El Born ve Gotico Barcelona’nın eski zamanlardan kalan semtleriyken L’Eixample Gaudi ile birlikte kurulan bir semt. Tüm sokakları birbiriyle 90 derece açı oluşturacak şekilde kubik kubik planlanmış. Kaybolman imkansız.

Dreta kısmı, daha gösterişli kısmı. Tüm lüks markaların, butiklerin, modern tapas restaurantlarının, şarap barlarının olduğu Passeig de Gracia caddesi burdan geçiyor. Gaudi’nin La Pedrerası ile birlikte 2 harika evi de bu cadde üzerinde. Ama benim favorim araç trafiğine kapalı, ağaçların arasında yürüdüğün, scooter’cıların cenneti, bir sürü kahve/tatlı/sushi dükkanı olan Enric Granados sokağı.

Esquerra (tam adıyla L’Antiga Esquerra de l’Eixample) ise Barcelona’da gay komunitesinin yaşadığı, balkonlarında gökkuşağı bayraklarını görebileceğin bir bölge. Oldukça renkli, şehrin özgürlükçü ruhunu yaşatıyor.

Raval: Ben Barcelona’ya gitmeden önce, Raval’e gitmeyin diye haritada üstünü çizmişti bir arkadaşım. Külliyen yalan. Evet, burda her milletten insan yaşıyor, evet belki burası en güvenli yer değil ama bir değişim içinde. Bu değişim de semti enteresan kılıyor. Ünü kötü gece kulubunden dönüştürülen sanat merkezleri, kaykaycıları, sokak arası kahvecileri ve pazarları ile kendine has bir semt.

El Poble Sec: Raval’in bir sol tarafı. Montjüic’in altı. Bundan 5 sene önce sadece gece kulupleri ve barları ünlüydü (misal Sala Apolo), fakat şimdi yeni açılan tapasçıları, bohem Vermut barları, İspanyol mezecileri, gurme mekanları ile Raval gibi hızla değişmekte. Üstelik fiyatlar da oldukça uygun.

La Barceloneta: Sahil, paella, burgerciler ve gece kulupleri. Eğer Barcelona’ya yazın gelirsen burda çok zaman geçirirsin. Eğer aradığın turistlerin gitmediği daha sakin bir deniz/güneş deneyimi ise El Poblenou‘yu öneririm. El Poblenou 19.yüzyılda Sanayi Devrimi’nde Barcelona’nın merkeziymiş, o yüzden sahilin üst kısmında bir sürü eski bina, fabrika göreceksin. Sonralarda onları konutlara, sanat&tasarım okullarına ve gece kulüplerine çevirmişler – en iyisi 5 bölüme ayrılmış 5 farklı müzik türü ile Razzmatazz.

Gracia: İş merkezleri ile birlikte Barcelona’da yaşayan çoğu kişinin kaldığı bölge burası. Turistik yerlere uzak, daha şık ve modern. Bana Madrid’i anımsatıyor. Gaudi’nin Parc Güell’i burda.

Sagrada Familia: Bu semt ile ilgili söyleyebileceğim tek şey, Sagrada Familia’nın burda olması 🙂 Metro’ya sabahtan atla, gez, geri dön.

Şimdiden Barcelona’yı sevmeye başladın mı? 🙂

9 fotoğrafta Dalyan

Gözünün alabildiğince mavi ve yeşilin birbirine karıştığı, çoğu zaman “çıt” bile çıkmadığı, tarih kokan bir kasaba: Dalyan. Belki daha önce adını duymadın, ya da duydun ama ne var bilemediysen, sana aşağıda 9 fotoğrafta neden gitmen gerektiğini anlatıyorum:

Dalyan Köyceğiz gölünden, İztuzu plajına uzanan bir nehir üzerinde.

Processed with VSCO with a5 preset

Processed with VSCO with a5 preset

Nehir boyunca, adeta Dawson’s Creek dizisindesin! Marketten yemeğini içkini al, akşamüstü pikniğe otur.

Processed with VSCO with a5 preset

Ya da merkezden taktaklara bin, nehir üzerinde bir gezintiye çık.

Processed with VSCO with a5 preset

Processed with VSCO with a5 preset

Dalyan, antik bölge Likya’yı oluşturan kasabalardan biri. Yol boyunca kral mezarları tüm ihtişamıyla karşına çıkacak.

Processed with VSCO with a5 preset

İstersen, tekne yolculuğunun sonunda inip, mezarlara daha da yakından bakabilirsin.

Processed with VSCO with a5 preset

Tekneden indin, İztuzu’ndasın. Burası 6 km uzunluğunda uuupuzun bir plaj. Tam bir doğa harikası. Dağlardaki çam ağaçlarından denize inene kadar tek bir tesis, tek bir ev yok. Caretta caretta kaplumbağaların evi aynı zamanda.

Processed with VSCO with a5 preset

Kaptan June’un evi. İngiliz June Haimoff bir tatil sırasında Dalyan’a geliyor ve caretta carettalara aşık oluyor. Bu barakada yaşamaya başlayarak onları izliyor. 2000’lerde İztuzu Plajına otel yapılmak istendiğini öğrenince de, bir kampanya başlatıp dünyanın ilgisini buraya çekiyor ve oteli durduruyor. Tüm alkışları hakediyor!

Processed with VSCO with a5 preset

Dalyan’a nasıl gidersin? Önce Dalaman’a uçak, sonra ya otobüs ya da araba kiralayabilirsin.

 

Çukurcuma’da Instawalk!

Istanbul’da ufak bir Floransa! Daracık sokakları, antikacıları, tatlı kahvecileri ve tarihi dokusuyla Çukurcuma favorim. Sabahtan kendini sokağa bırakırsan, akşama kadar binaların arasında fotoğraf çekerken kendini kaybedersin. O yüzden tam Instawalk’luk bir semt.

Instawalk neydi? En az iki kişinin bir araya gelip, bir bölgeyi yürüyerek keşfederken fotoğraflaması, deneyimlerini Instagram’dan paylaşmaları.

O zaman önce Instawalk için gerekenler: Aşırı rahat spor ayakkabı, eğer telefonla fotoğraf çekiyorsan dolu bir şarj ve powerbank, 2 adımda 1 durmana müsade edecek arkadaş, kahveye aç bir bünye. Bunlar tamamsa, Instawalk için hazırsın demektir.

Tura Karaköy’den Çukurcuma’ya çıkan Boğazkesen Caddesi’nden başla. Caddenin üzerinde sağlı sollu tasarım ve konsept dükkanlar var. Benim favorilerim Ham:m ve Hane 78.

Solda dar bir sokak göreceksin. “Aa bu sokak gerçekten Italya gibi” diye düşürken, İtalyan Lisesi, Italyan Konsolosluğu ve Hotel İtali seni karşılayacak.

Bu sokağın olduğu mahalle TomTom mahallesi. Hem mimarisiyle büyülüyor hem de çok efsanevi bir tarihi var. Daha sonra sadece Tomtom keşfi için bir yazı yazacağım. TomTom Gardens içindeki dükkanlara bir göz atabilirsin.

TomTom’dan çıktın, biraz daha yukarı yürüdün. Hayriye Caddesi’nden gir. Bu caddenin üzerinde eskiden Fransız sokağı diye bildiğimiz, sonradan adı Cezayir Sokağı olarak değişen sokak var. Sana sokağa gir demeyeceğim, tam orada otoparkların arasında iki tane kahveci var: Müz ve Magritte.

Magritte hem antikacı hem kahveci:

Müz de hem botanikçi hem kahveci.

Kahveni içtin, soluklandın, Müz’ü sağ tarafına alıp düz yürü ve dar sokakların içine dal. Yanyana bir sürü antikacı görmeye başlayacaksın. Benim en beğendiğim Osmanlı Antik Palas. Diğerler antikacılarda kandırmacalar da var. Hazır ordayken “Bay Moda Evi” Civan‘a da bir göz at.

Antikacılar biterken, karşına yüksek tavalı ahşap dokulu bir restaurant çıkacak. İsmi Çukurcuma 49. Daha nutellalı pizza pizzacıların menüsünde yokken, ilk kez burda yemiştim. Bu açıklamadan sonra, diğer pizzalarının da enfes olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

cukurcuma 49

Instawalk turunun son durağı: Masumiyet Müzesi. Orhan Pamuk’un kitabını okuduysan, Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk hala aklındaysa ve “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” seni derinden etkilediyse müzeyi gezmeni mutlaka öneririm. İçerde fotoğraf çekmek yasak olduğu için, buraya koyamıyorum ama ne göreceğini bilmemek daha heycanlı değil mi?

Masumiyet Müzesi’nin ziyaret saatleri, rehberli turlarla ilgili tüm detaylı bilgiler de burda.

Keyifli yürüyüşler ve keşifler!

Vlog – Balat’ta gezilecek en güzel 8 yer

İstanbul’a turist olarak gelenlere hep çok özenirim. Sanki İstanbul’un tadını onlar çıkarıyor gibi. O yüzden geçen hafta bir gün ben de İstanbul’da turist olmaya karar verip Balat’a gittim.

Balat enteresan bir yer. Osmanlı döneminde burada Yahudiler ikamet etmiş, her bir köşesinde ve binasında bu dönemin izleri var. Dar girişli 2-3 katlı cumbalı binaları, sinagogları, okulları gerçekten etkileyici. 1960 / 1970’lerde bölgede yaşayanların İsrail’e geri dönmesiyle Balat’ın çehresi değişiyor ve İstanbulluların gitmeye çekindiği bir semte dönüyor. 2003’ten beriyse Avrupa Birliği’nin projesiyle yenilenme döneminde.

Haftasonu gidersen, fotoğraf makinasını kapan Balat’ta, sokaktaki küçük çocukları çekme derdinde. Çocuklar da zeki tabi, artık para alıyorlar fotoğraflarını çekmek isteyenlerden. Ama dersen ki ben Balat’ın yenisini ve eskisini keşfetmek istiyorum, bana göre mutlaka gezmen gereken 8 yeri aşağıdaki video’mda!

Sabah tatlısı ve kahvesi Cooklife‘ta veya Coffee Department‘ta, sonra eve antika almak için Maison Balat‘ı kendine vintage bir şeyler bakmak için Rag’n Roll Vintage‘ı ziyaret edebilirsin.

Forno‘da bir lahmacun arası verip, istikamet Aya Yorgi Patrikhane Kilisesi‘ne. Seni Balat’ta en çok etkileyen yapı Fener Rum Lisesi olacak. Halk arasında “Kırmızı Okul” olarak da bilinen bu okul, bilinen en eski ve en prestijli Rum okulu. Ama maalesef şuan sadece 58 öğrencisi var. Biz çekinerek kapının zilini çaldık, o gün bekçi iyi günündeymiş ki bizi içeri davet etti. İçeriden okulun manzarası harika, bahçesinden tüm Haliç ayaklarının altında.

Son olarak gezmekten yorulduysan, Aziz Cafe‘nin brownie’sini yemeden dönme!

En gastronomik balıkçı kasabası

Sahil kasabası denince insanın aklına kartpostallık İtalya’nın meşhur Cinque Terre bölgesi, veya masmavi deniziyle Yunan kıyıları geliyor. Ama bizim kalbimizi Ispanya’nın kuzeyindeki Getaria çaldı. Öyle ki, 5 günlük gezimizde 2 kez gittik!

Adını şuan çok az kişinin bildiği bu gastronomi cennetini rotana eklersen bir iyi bir kötü haberim var. İyi haber (eğer yemeyi seviyorsan) kendinden geçeceksin. Kötü haber, bir ömür başka yerde yediğin deniz mahsülüne “Ama Getaria’daki bambaşkaydı” diyeceksin.

 

Getaria’da ne var?

  1. Kalkan! Suyuna ekmek banacağın, kaşık kaşık yiyeceğin cinsten. Denizden toplanıyor, önce mühürleniyor. Sonra içi yarılıp kılçıkları çıkarılıyor. Tam ortasına zeytinyağı boca edilip tekrar kapatılıyor ve kömür ızgaranın üstünde yavaş yavaş pişiyor.
  2. Kalkanla birlikte başka deniz mahsüllerine de bakayım dersen, Kaia Kaipe veya Elkano‘yu öneririm. Buralarda yerken, mutlaka bölgenin şarabını iste: Txakoli (Çakoli diye okunuyor)
  3. Nagusia Kalea caddesinde yanyana şarkuteriler var, mutlaka zeytinyağı ve ançüez al.
  4. 15.yüzyılda yapılmış gotik kilise San Salvador’u gez.İçine girdiğinde yerin eğimli olduğunu farkedeceksin, sebebi kilisenin dağın içine yapılmış olması.
  5. Buraya gelirken yanına mayonu/şortunu almayı unutma. Gaztetape Beach’te hiç para vermeden güneşlenip, denize girip,  Atlantik’in serin sularına kendini atabilirsin.

Bonus track: Moda’nın devlerinden Balenciaga Getaria’da doğmuş. Burda bir terzinin yanında çalışırken, potansiyelini farkeden patronu onu Madrid’e yolluyor ve eğitim almasını sağlıyor. Sonrasında da kendisine yürü ya kulum deniyor. Biz gittiğimizde kapalıydı ama modaya ilginiz varsa, müzesini gezebilirsiniz. Gitmeden burdan programa mutlaka bakın!

Son olarak, konaklamada Getaria’yı tercih etmem, San Sebastian’da kalıp 45 dakikalık bir araba yolculuğu ile gidip gelebilirsin.

 

Londra’da Avustralya stili kahvaltı

Benim gibi iflah olmaz bir sabah insanıysan, kahvaltı günün en güzel öğünü hatta günün en güzel anıdır. Gece uyurken ertesi sabahın kahvaltısını hayal eder, günün her saatinde kahvaltı ile beslenebilirim!

Kahvaltıda Avustralya stili kahvaltıyı sevdiğimi 2 sene önce keşfettim. Nedir? Organik, sağlıklı, sebze/meyve bazlı kahvaltı. Nasıl? Fazla efor gösterilmeden lezzetli, gelişi güzel hazırlansa da iştah açıcı.  Londra, bu stili sevenler içinse bir cennet (diğer çoğu şeyde olduğu gibi..) İşte benim bayıla bayıla yediğim, önlerinde hiç üşenmeden sıra beklediğim 3 kahvaltıcı:

  1. Granger & Co

Hikayesi? Granger & Co Avustralyalı restaurantçı ve yemek yazarı Bill Granger’ın yeri. Kendisinin yemeğe yaklaşımı güneşli ve dingin – tıpkı yaz gibi!

Ne yemelisin? Kahvaltı olarak ismiyle gönlümüzü kazanan “Fresh Aussie”. Sonrasında da tatlı niyetine içi ricotta peyniri ile doldurulmuş hotcakes, üzerine muz ve bal ile efsane! Menünün geri kalanını da senin için buldum, buraya tıklayarak erişebilirsin!

Rezervasyon gerekiyor mu? Evet

  1. The Breakfast Club

Hikayesi? Burası bir aile işletmesi. Ama öyle seninki benimki gibi değil, biraz çılgın. Her açtıkları The Breakfast Club farklı konseptte, işlettikleri barların isminin hepsi birbirinden farklı. Çalışanlarına “Four Weddings and a Funeral” filmini haftada en az 1 kez zorla izlettiriyorlar? Her shift öncesi “Walking on Sunshine” şarkısını söylüyorlar. Yağmur ormanlarını kurtarmak için bağışta bulunuyorlar.

Ne yemelisin? Tütsülenmiş somon ve çırpılmış yumurta. Tabiki yanında avokado extrası ile. Yine menüye gitmeden çalışacaksan, burdan bak.

Rezervasyon gerekiyor mu? Hayır, sırada bekleyeceksin. Ama değiyor.

  1. Friends of Ours

Hikayesi? Londra’nın yükselen mahallelerinden Shoreditch’te. 2 sahibi var (Anthony Dyer ve Man Wong), 10 sene önce Londra’da tanışıyorlar. Sonra Anthony Melbourne, Oz ve Yeni Zelanda’daki brunch kültürlerini keşfe çıkıyor. Dönünce de Friends of Ours’ı açıyorlar. Hepimize ilham veriyorlar.

Ne yemelisin? Vegie Hash. Menünün devamı da burda.

Rezervasyon gerekiyor mu? Hayır, sıra da yok. İçerdeki herkes çok rahat.